Coğrafi
Komşular; Gaziantep, Adıyaman, Diyarbakır, Mardin illeriyle komşudur.
Yüzölçümü; 18.584 km2
İlçeler; Akçakale, Birecik, Bozova, Halfeti, Harran, Ceylanpınar, Siverek, Suruç, Hilvan, Viranşehir ve merkez ilçe Şanlıurfa’dır.
İklim
Denizden uzak, 518 m yükseklikteki Şanlıurfa ve ilçelerinde tipik karasal iklim özellikleri –yazları çok sıcak ve kurak, kışları soğuk– görülmektedir.
Bitki Örtüsü
Şanlıurfa geneline hakim olan bitki örtüsü bozkırdır. İl ve çevresi yüksek olmamakla birlikte Karacadağ (1938 m), Mandal Tepe (1895 m), Tektek Dağları (749-449 m), Susuz Dağları (801 m), Takır-Tukur, Germüş (771 m), Nemrut (800 m), Kaşmer (954 m), Şebeke (750 m), Arat Dağları (840 m) gibi dağ ve tepelerle çevrilidir.
Topraklarının %38’i çayır ve meralardan oluşan Şanlıurfa’nın yalnızca %0,6’sında ormanlık alanlar ve fundalıklar bulunmaktadır. Fırat Nehri ve kollarından oluşan birçok akarsu, dere ve nehir ile sulanan il topraklarının %60’ı tarım arazisi olarak kullanılmaktadır.
Şanlıurfa, Cülap, Çeltik, Pınar, Pamuk, Zengeçur, Aslanlı, Karabağ, Bahçecik, Hamdun, Necarik, Titriş, Zadeli, Giresav, Halfeti, Pınarbaşı, Süleyman, Mizar, Bamyasuyu, Kerhiz, Yukarı Koymat, Aligör, Kırkpınar, Karakoyun, Belih, Tülmen, Bamya, Gölpınar, Cavsak, Anzeli, Habur, Germüş, Açık Su, Halilürrahman, Direkli ve Mercihan gibi akarsular ,Halil-ül Rahman ve Aynzeliha gölleri ve Atatürk, Birecik, Karakaya, Kargamış gibi önemli barajları da içine alan GAP kent ve çevresinin tarım, sanayi vb. verimini arttırmaktadır.
Şanlıurfa’nın verimli ovaları Altınbaşak- Harran, Suruç, Viranşehir, Hilvan, Ceylanpınar, Bozova ve Siverek olarak sayılabilir. Bu ovalarda öne çıkan bitkiler ise urfa, lale, papatya, menekşe, semizotu, hardaldır.
Ulaşım
İlk çağlardan beri önemli bir ticari ve dini merkez olan Şanlıurfa ile ilçelerine bugün iyi koşullardaki karayolu ve GAP havalimanıyla kolaylıkla ulaşılmaktadır.
Tarih
Adem ile Havva’nın dahi yaşadığına inanılan Urfa, Nuh Tufanı ile ilgili çok sayıda efsaneye konu olan bir ildir. Bu efsanelerden bazılarına göre; Tufanın ardından Anadolu’daki 2-18-180 kentten biri olan Urfa’yı Sumud kavminin hükümdarı Ruha tarafından kurulmuş, kentin adı da uzun zaman Ruha olarak anılmış ve bu ad zamanla Urfa’ya dönüşmüştür.
Bir diğer söylence ise, Kral Nemrud’un İbrahim Peygamber’i ateşe attığı ve bu ateşin suya odunların da balığa dönüştüğüdür.
Üç kutsal kitaba –Tevrat, İncil ile Kur’an– göre ise Urfa, İdris Peygamber tarafından kurulmuştur. Bu yüzden kent, nam-ı diğer Peygamberler Kenti olarak da anılmaktadır.
Urfa adı, farklı ikametçilere göre farklı dönemlerde, farklı diller, farklı anlam ve adlarla –Ur, Urha, Yunanca- Urhai, Orhay- Orhai- Osrhoene Latince- Orrpei, Erech- Hermes, Arach, Orhay, Edessa- suyu bol- Kaliruha- çeşme suyu Roha ve Ruha- güzel su- adlandırıldığı geriye kalan yazılı belgelerden anlaşılmaktadır.
Bilimsel tarihi araştırmalara göre ise, Urfa’da ilk insan izleri paleolitik, epipaleotik MÖ 11 bin – MÖ 9500 yıllarına kadar gitmektedir.
Nevalla Çori ile Balıklı Göl kazılarıyla gün yüzüne çıkarılan ve dünyanın en eski heykeli kabul edilen 180 cm boyunda, kireç taşından yapılan Balıklıgöl Heykeli-Urfa Adamı , MÖ 9500 yıllarını tarihlemektedir.
Bu araştırmalara da dayanarak kentin ilk daimi yerleşimcilerinin Neolitik dönemde MÖ 10.000- MÖ 5500 başladığı varsayılmaktadır.
Kazılardan çıkarılan buluntular (doğa, insan ve hayvan içeren anıtsal yapılar, dinsel mekanlar, dikili taşlar, heykeller, kabartmalar, tarım ve hayvancılığı anlatan yapı ve yapıtlar, göğüslü, kalçalı, kadınlık üçgeni olan heykeller) paleolitikten neolitik döneme giderken insanın kendini, yaşamını sembolik figürlerle anlatması, sosyo- ekonomik ve kültürel değişimi ile gelişimini gözler önüne sermektedir.
İnsanın ilk dönemlerden beri yontma taş aletlerle keserek, kazıyarak ve oyarak yaptığı eserlerİ ( taş, kireçtaşı, volkancamı- obsidyen, deniz kabuğu, bazalt ve kemikler ve bakır ile heykel, taş kaplar, boncuk, kabartma, bilezik, süs eşyalar) arkeolojik araştırmalar ortaya çıkarılmıştır.
İlk zamanlarda insan, yaşam alanlarını Doğancık Dağı eteklerinde dairevi şekilde kurarken zamanla nüfusun artması, tarımın gelişmesi, ticari faaliyetlerin başlamasıyla yerleşim yerlerini ovaya doğru kaydırmıştır.
Urfa, çevresi ve tepelerinde son yıllarda artan kazılarla MÖ 3500- MÖ 3000 yıllarına ait devrik ağızlı çanak çömlek, ticari meta olarak kullanılan kap- kacaklar, ekmek, tahıl ya da aş olarak günlük yevmiye alan ilk işçiler ve kölelerin varolduğubilgilerine ulaşılmıştır.
İlk üretim ve ticari faaliyetlerin başladığı bu dönemde yapılan eserler teknik ve bezeme açısından üç döneme ayrılmakla beraber süsleme olarak Halaf kültürünü (boyanın kullanılması) yansıtmaktadır.
MÖ 2000 yıllarında Hurrilerin yanında Sumatar- Soğmatar denilen ilk yerleşim yerlerinin sahipleri Subarlar yani Mitanni ulusunu Hitit Kralı Şuppiluliuma’nın kendi devletine katarak sınırlarını genişlettiği tabletlerden anlaşılmaktadır.
Sümer ve Babil’in ardından Anadolu’ya yazıyı Mezopotamya’dan getiren Asurlular, Altınbaşak- Harran Ovası’na daimi yerleşimin ilk temellerini atmışlardır.
Ticari ve dini geçiş yolu üzerinde bulunan Urfa’da MÖ 2000- MÖ 585 Hurri- Mitanni, Kaldeli, Hitit, Ebla, Akkad, Sümer, Babil’in ardından MÖ 1100 yılından sonra Bit- Adini Krallığını kuran Sami- Arami göçmenler Urhay denilenkentin etnik yapısını değiştirmeye başlamıştır.
MÖ 857 Asur, Med, Part, MÖ 600 Ahameniş- Perslerin ardından Anadolu’ya giren MÖ 331 Büyük İskender’le beraber Helen- Makedon kültürü ve kimliği de kente yayılmıştır.
Urfa, İskender’in komutanlarından MÖ 303- MÖ 281 Seleukoslar, onlarların ardından da aynı soydan gelen (MÖ132-MS 244) Osrhoene -Edessa Krallığı’ nın yönetimine geçmiştir. Osrhoene -Edessa Krallığı’nın yaptırdığı kaleden dolayı Urfa kale kente dönüşmüştür.
Edesa- Osrhoene Kralların çoğunun adının Abgarca olması bu krallığın Abgarlar olarak anılmasına da neden olmuştur.
Yapılan araştırmalarla özellikle Balıklıgöl ve çevresinde çok sayıda eser ( Abgar dönemi Süryanice yazıtlar ve Yunan- Roma tarzı ince işlemeli pek çok kalıntının yanında 194 tarihli 1.64m-1.52m ölçülerinde Orpheus’un çaldığı lir etrafında toplanan hayvanlarla tasvir edilen mozaik ve 30 kadar taban mozaiği, kaya mezarları, kalede Oshroene Kralı Eftuha’nın eşi Samet adına diktirdiği çifte sütun-mancınık ) bulunmuştur.
Efsane’ye göre ; Edessa’da hüküm sürerken cüzzam olan Abgar Kralı V. Ukkama İsa’nın yolladığı mendille iyileşmiştir. Böylece V. Ukkama, Hıristiyanlığı kabul eden ilk Abgar kralı olarak dini bölgeye yaymaya başlamıştır.
Kentin ilk bağımsız krallığı Osrhoeneliler, bilim, felsefe ve edebiyata önem vermişlerdir.
Daha sonra ülkeyle beraber bölge ve kentte de Romalıların izleri görülmeye başlanmıştır. Bölgeye baskılarını arttıran Romalılar ile Osrhoene Kralı VIII. Ma’nu 166 yılında barış antlaşması yapmış ve kent Roma’nın himayesine girmiştir.
Roma İmparatoru Caracalla 213 yılında Mezopotamya seferi sırasında Urfa Kralı X. Abgar Severus ve oğullarını zincire vurarak Roma’ya götürüp orada öldürtmüştür. Böylece lidersiz kalan Urfa, Caracalla tarafından 214 yılında Roma kolonisi yapılmıştır.
Ancak Caracalla 8 Nisan 217 yılında Harran Sin tapınağı ziyareti sırasında yol kenarında tuvaletini yaparken ölmüştür. Osrhoene Krallığı da Roma’da 244 yılına kadar XI. Abgar Ferhad ile hüküm sürmeye çalışmıştır. XI. Abgar Ferhad ile karısı Hodda’nın mezarları Roma’da olmasının sebebi budur.
MÖ 244- MS 637 Roma ve Bizans yönetimine giren Anadolu topraklarında Hıristiyanlığı ilk kabul eden kentlerden Urfa, 4. yy.’da İran-Sasaniler’in eline geçen Nusaybin’den kaçanların sığındıkları merkeze dönüşmüştür. Kaçaklardan özellikle 3 milyon şiir kelimesi yazan Mor Efrem’in kurduğu Ruhban Edessa Akademisi, Süryani Hıristiyan geleneğini bölgede yaygınlaştırmıştır. Edessa- Urfa kentini Süryaniler yeniden yapılandırmıştır.
Akademide din, dil bilgisi, hitabet, astronomi, jeoloji, mantık, felsefe, matematik, doğa bilimleri, coğrafya ve şiir eğitimi alan Süryaniler, Antakya ve diğer yerleşim yerlerine dağıldıkları geriye kalan belgelerden anlaşılmaktadır.
Okulda Latince kitaplar ile Yunanca’dan Platon, Aristoteles ve Platinus’un eserleri ve İncil, Diyatron tarafından Yunanca’dan Süryanice’ye çevrilmiştir.
Bu dönemde Süryani kültürünün merkezi olan Urfa ve çevresine Süryanice (Arami dilinin kökeninden türeyen, Fenike, İbrani, Arap alfabesinden de etkilenerek yeni bir dil olarak doğan, Süryanice MÖ 2. yy. da da ilk önce Mardin ve çevresinde görülen Sami dilidir) hakim olmuştur.
Daha sonra Doğu Hıristiyanlığın merkezine dönüşen Urfa’daki Süryaniler, Süryaniceyi tüm bölgeye yaydılar.
Kent ve bölgede kalıcı olmaya başlayan Hırıstiyanlık bölgenin en kalabalık halklarından Ermenilerle beraber 20. yy. başlarına kadar varlığını sürdürmüştür.
5. yy.’da Süryani ilahiyatçı Konstantinopolis Patriği Nestroius, Hıristiyanlığı farklı yorumladığı için inananlar arasında tartışmalar çıkmıştır. Bu yorumları entellektüel Urfa ve Antakya Süryanileri desteklese de 431 Efes Konsili bunları reddedip benimseyenlerin de dinden çıkarılacağını ilan ederek Nestorius’u Konstantinopolis patriklikliğinden almıştır.
Nestorius, Konstantinopolis İmparator II. Thedosius tarafından Mısır çölündeki bir manastıra sürülmüştür.
Urfa ise Efes kararlarını kabul etmeyenlerin mekanı olduğu için 448 yılında Urfa piskoposu Nestorcu denilerek mahkemeye çıkarılmıştır.
Roma İmparatoru Markianos, 451 yılında Khalkedon -Kadıköy Konsili, sapkın gördüğü monofistler ile Nestorcular üzerindeki baskıları ve katliamları arttırınca 457’de Urfa Akademisi’nin başkanı Mor Narsay akademiden ayrılmak zorunda kalmıştır.
Böylece 489 yılında, dönemin en önemli entelektüel merkezi Urfa Okulu, İmparator Zenon tarafından kapatılmış ve hocaları İran’a kaçarak Nasturiler, Nestorcu-Hıristiyan cemaatler oluşturmuşlardır.
Daha sonra bu insanlar Bizans- Sasani sınırı Nusaybin’e taşınarak burayı Süryânî dünyasının skolastik merkezi yapmışlardır.
Bu sırada Bizans’ın doğu sınırlarını tehdit eden Sasani akınları yüzünden Antakya Süryani Kilisesi tekrar gündeme gelmiş ve 552- 558 yıllarında Monofist Piskopos Yakup Bar- Addai Monofizmi bölgeye yaymıştır. Böylece Monofizit Süryânîler’e Ya‘kūbî de denilmeye başlamıştır.
6. ve 7. yy.’ da Müslüman Araplarla İslam dünyasının en önemli merkezine dönüşmeye balayan Urfa, Emeviler ve 638- 680 Halife Ömer ile beraber Harran ve Samsat gibi eyalet haline getirilmiştir. Urfa bu dönemde güzel su anlamında Ruha olarak anılmaya başlamıştır.
Urfa’da 750 yılında Abbasi ve Emevi çatışmaları sırasında ilk Abbasi Halifesi Seffah, Emevileri yenip Harran’a girmiştir. Abbasi Halifesi Harun’un da yaşadığı Urfa’da astronom, astrolog ve matematikçi sinüs ve kısmi tanjantı hesaplayıp modern trigonometrinin temelini atan, 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniyeyi ölçen Battani bilimsel çalışmalar yaptığı için yüzyıllar sonra Ay’da bir bölgeye adı verilmiştir.
942 yılına gelindiğinde Bizans, Urfa’daki İsa’nın resim ve ikonlarını almak için Abbasilere sık sık baskınlar düzenlemiştir. Abbasiler, 200 müslüman esir karşılığında ve saldırıları durdurmaları koşuluyla istenilen resim ve ikonaları vermişler. Ancak 956 yılında Bizans, Misis’e tekrar saldırınca antlaşma bozulmuş ve Bizans, kenti 959 yılında tekrar almıştır.
10 ve 11. yy.’da zayıflayan Abbasilerin elinden 905-1081 Hamdaniler ve Numeyriler Urfa’yı ele geçirmiş ve kent 11. yy.’da Numeyr oğullarından Utayr tarafından yönetilmeye başlanmıştır.
Daha sonra Kürt hanedan Mervani Emiri Ahmed, 1025 yılında Urfa’yı alarak Bizans kumandanı Georgios Maniakes’e bırakmıştır.
1030-1031 kışında Urfa’ya hâkim olan Maniakes, Mervânîler’e karşı gelse de 1037 yılındaki anlaşmayla kenti tekrar Bizans’a bırakmıştır.
Daha sonra Bizans ve Selçuklular arasındaki Malazgirt Savaşı ile 1086-1098 yılında Urfa Selçuklu kenti olmuştur. Böylece Urfa’da Türkleşme süreci başlamıştır.
Urfa ve çevresinde, 1144- 1233 arasında 89 Türk beyliği kurulmuş, daha sonra 1144-1182 Zengi, Artuklu, 1182-1260 Eyyubi, 1300 Memluk ile Türkmen aşiretleri yaşamıştır.
1098-1144 Haçlı Kontluğu ile zaman zaman kesintiye uğrayan İslam ve Türkleşme dönemi 13. yy. ortalarından sonra kesintisiz devam etmiştir. Kent ve çevresindeki diğer önemli Türk uygarlıkları -İlhanlı, 1362 Karakoyunlu, 1399-1404 Akkoyunlu, Dulkadirbeyliği, 1429-1514 Safeviler – olarak sıralanabilir.
1512- 1520 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Memluk- Mısır seferi sırasında Mercidabık savaşıyla Osmanlı topraklarına katılan Urfa ve çevresi dört yüzyıl Osmanlı kenti olmuştur.
Daha sonra Fransız ve İngiliz kuvvetleri tarafından 1919 yılında işgal edilen Urfa, 11 Nisan 1920 yılında bu işgalden kurtularak 20 Ekim 1920 Ankara Antlaşmasıyla Türkiye’ye bırakılmıştır.
Kurtuluş günlerinde Fransızlar ve İngilizlere karşı cesurca mücadele eden kente Şanlı lakabı verilerek Şanlıurfa adını almıştır.
Cumhuriyet dönemiyle beraber 1924 yılında il merkezi olan Urfa halen tarihi izlerinin önemi yanında dokuma, bakır işletmeciliği, kuyumculuk ile öne çıkan bir yerleşim yeridir.
Şanlıurfa ve Çevresindeki Tarihi Yerler ve Yapılar
Urfa Kalesi
Kent merkezine yakın Dambak Tepesi’de, MÖ 2000 yılında yapıldığı varsayılan kalenin 201 yılında Osroene Kralı Büyük Abgar tarafından yeniden inşa edildiği düşünülmektedir.
İç ve dış kale olarak iki bölümden oluşan kalenin duvarları 814’te Abbâsîler tarafından yapılmıştır. Haçlı Seferlerinde de kullanılan kale zamanla harap duruma düştüğü için Osmanlı Dönemi’nde onarılmıştır.
Surlarla çevrili yapının iç kale kısmında 25 burç ve tek kapı, dış kale kısmında da dört kapı bulunmaktadır.
Tüm kente hakim konumu ile kale onarımlarla bugün festivaller, şölenler yapılacak hale gelmiştir. Kalenin etrafına da çok sayıda cafe, restaurant vb. yapılmıştır.
Şanlıurfa Halil Rahman-Mevlid-i Halil Cami (Döşeme Cami), Mağarası ve Havuzu-Ayn Zeliha- Balıklı Göl, Rızvaniye Cami ve Hz. Eyyüb Peygamber Sabır Makamı
İl merkezinde bulunan ve kutlu doğum denilen “Mevlid” sözcüğünü de içine alan Halil Rahman-Mevlid-i Halil Cami (Döşeme Cami) cami binası beş farklı dine hizmet etmiştir.
İlk olarak Seleukoslar Dönemi’nde bir tapınak iken kente göçen Yahudiler zamanında havraya dönüştürülmüştür. Daha sonra Hıristiyanlıkla beraber 150 yılında kiliseye çevrilen yapı, 504 yılında Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’e adanmış ve Urfa Ayasofyası olarak anılmıştır.
Bina, (821-822) Abbasi Halifesi Me’mun döneminde camiye dönüştürülmüştür. Melik Eşref tarafından da 1211-1212 yılında onarılan caminin yanına medrese odaları, hazire ve türbe eklenmiştir.
500 m2’lik alanı olan cami, kentin ve bölgenin en büyük ibadet merkezidir.
Dikdörtgen planlı caminin mimarisi, süslemesi vb. özellikleri Selçuklu tarzını yansıtmaktadır.
2 minareli, biri büyük, 35 küçük kubbe ile örtülü caminin yanında 17. yy.’a ait bir de havuz bulunmaktadır.
15. yy. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1523 yılında Muhammed Salih Paşa tarafından onarılan camiden 1810 yılında Evliya Çelebi, İbrahim Halil Tekkesi diye bahsetmektedir.
1816,1852, 1855 ve 1857 yıllarında farklı kişilerce onarılan cami, en son 1951 yılında restore edilmiştir.
Caminin içinde, Hz. İbrahim’in doğduğu mağaraya giden bir kapı bulunmaktadır. Halil Rahman-Mağarasının içinde, Hz.İbrahim’in doğumunu simgeleyen bir beşik ve bir kuyu görülmektedir. Mağaradan çıkan suyun zemzemden sonra en şifalı su olduğuna inanılmaktadır.
Halil-ür Rahman Gölü’nün hemen güneyindeki Ayn-i Zeliha -Zeliha Kaynağı adındaki havuz bir kanalla 150 m2’lik Halil-Ür Rahman Gölü -Balıklıgöl’e bağlanmaktadır.
İçinde sazan balıkları olan Balıklıgöl’ün derinliği 150 m, genişliği 30 m’dir.
Çeşitli efsanelere- Nemrud adlı kötü bir kral Hz. İbrâhim’i yakmak için çok sayıda odunla ateş hazırlatır, ancak aniden ateş göle, odunlar balıklara dönüşür- konu olan göl ve çevresi ziyaretçilerin oldukça ilgisini çekmektedir.
Kutsal sayılan havuzdaki balıklara sadece yem atan ziyaretçiler için etrafta çok sayıda tesis- lokanta, hotel, çay bahçeleri, alışveriş merkezleri vb.– bulunmaktadır.
Rızvaniye Cami
Balıklıgöl kenarındaki Aziz Thomas Kilisesi, Rakka Valisi Rıdvan Ahmet Paşa tarafından 1736 yılında camiye çevrilmiştir.
Camiye çevrilen yapının içine mihrap, harim (ana ibadet mekânı) kısmı eklenmiştir. Harimin kündekari tekniğiyle yapılan ahşap, iki renkli, zengin bitkisel ve geometrik desenlerle süslü kapısı görülmeye değer niteliktedir.
Üç kubbeli caminin doğusunda tek şerefeli bir minare ve avlunun kuzeyinde de bir medrese bulunmaktadır.
Hz. Eyyüb Peygamber Sabır Makamı
İl merkezi, Eyyübiye İlçesi, Eyyüp Peygamber Caddesi’nde yer alan makam ve cami, kentte en çok ziyaret edilen yerlerin başında gelmektedir.
Hayatı sıkıntılarla geçen ve cüzzama yakalanan Hz. Eyyüp, münzevi bir hayatı seçerek eşi Rahime Hatun ile kendisini bir mağaraya kapatır.
Dua yoluyla hastalığına katlanan Eyüp, çektiği acılara sabırla katlandığı için İnsanlara sabrı öğreten Peygamber olarak anılmaktadır.
Şu an Hz. Eyyüp’ün makamı olarak anılan yere Bizans döneminde 460 yılında Piskopos Nona tarafından fil ve gut hastalıklarını iyileştirdiği düşünülen suyun etrafına bir kuyu, hastane ve hamam yaptırmıştır. Şifacı Azizler Cosmas ve Damian’ın manastırdaki kuyunun şifalı sularıyla hastalar tedavi ettiği bilinmektedir.
Müslümanlık döneminde de Hz. Eyyüp sabırla ve bu kuyunun suyuyla iyileşir. Hz. Eyyüp’ün sabrını takdir eden Cenab-ı Hakk’, onu peygamberlikle görevlendirir. Hz. Eyyüp ve ailesini maddi ve manevi bakımdan çok zenginleştirir. O’na birçok evlat verir, malını, mülkünü bereketlenir. Ona bir çok köy ve verimli topraklar verir. Böylece Hz. Eyyüp oldukça varlıklı bir insan olur. Veren de Allah, alan da Allah sözü yayılır.
Urfa’da ölen Hz. Eyyüp’ün mezarının yerinden tam emin olunmasa da Suriye’de olduğu söylenir.
Daha sonra insanlar tarafından kutsal sayılan yer, Hz. Eyyüb Makamı olarak adlandırılır ve yanına bir cami yapılır. Makam ve Cami’yi her yıl binlerce insan ziyaret etmektedir.
Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi
İl merkezindeki Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nde Hititlerden başlayarak Roma ve Türk dönemlerine ait çok sayıda uygarlığın izleri kronolojik sıralamayla sergilenmektedir.
Müzede dünyanın ilk üniversitelerinden birine ait ünlü Rasat Kulesi’nin izlerinin bulunduğu Harran Harabeleri ile Dışkale- kent surları, Asurlular tarafından ilk kez yerleşim yeri olarak kullanılan Sumatar kalıntıları, Halfeti- Rumkale, Şuruç- Ebu Müslümi ve Viranşehir- Cebel Ensar Türbesi, Aslantaş Antik Kenti ile Dergâh, ikametgâh, mezar, ibadethanelerinin kalıntıları bulunmaktadır.
Ayrıca içlerindeki dikkat çekici duvar resimleri ve kabartmalarıyla Pognon Mağarası ve çok sayıda mağara ile 1.-2. yy.’ a tarihlenen Süryani Tapınağı ve Süryanice yazıtlarla çevrili Yağmurlu olarak da bilinen Soğmatar- Sumatar Antik Kenti kalıntıları görülmektedir.
Ayrıca Şuayip Peygamber’in mezarı, tarihi MÖ 3500 yıllarına giden Asur, Med, Babil, Makedon, Pers, Roma, Arap ve 1904 yılında Selçuklulartarafından yönetilen ve bir zamanlar Süryani piskoposluk merkezlerinden biri olan ve Bağdat, Halep, Şam, Urfa ve Diyarbakır Kervan yolunda, ilk adı Kefa olan Şuayip Kenti kalıntıları 1965- 1969 yılında ziyarete açılan Urfa Müzesi’nde bulunmaktadır.
Bunların yanında çeşitli höyüklerden –Kurban- Lidar- Titriş, Nevalla Çori, Harran, Hassek, Lidar- çıkarılan pek çok kalıntı bulunmaktadır. Dünyanın en eski tapınağı Göbeklitepe’ye ait eserler ve heykelleri, 180 cm boyutunda, kireçtaşından insanlık tarihinin en eski heykeli kabul edilen Balıklıgöl Adamı (Urfa Adamı), tapınak figürlerinin yanında paleolitik, neolitik ve kalkolitik dönemleriyle tunç ve demir çağlarına ait buluntuları sergilenmektedir.
Ayrıca Hellen, Roma, Bizans, Hz İbrahim Dönemi’e ait eserlerinde sergilendiği müzede sikke salonları bulunmaktadır.
Kentte çok eski dönemlerden başak yakın tarih Osmanlı’ya ait birçok tarihi eser de görülmektedir.
Tüm arkeolojik buluntular- taş ve bronz çağına ait eserler, Eros ve Psykhe Kabartması, Zafer Tanrıçası Nike, Göz İdolleri, Göbeklitepe Totem Dikmesi, Nevali Çöri- Yılanlı Kafa ile çok sayıda heykel, mozaik, mezar taşı, leopar, yaban domuzları, leylek, tilki, ceylan, akrep, yılan ve kafası olmayan insan kabartmalar ve antik yazıtlar- ile yerel kültür ve gelenekleri yansıtan etnografik objeler 29 bin m2’lik alanıyla üç katlı, 14 adet ana sergi salonu ve 33 adet canlandırma alanında sergilenmektedir.
Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi, tarih öncesinden günümüze uzanan bir yolun modern müzecilik ortamında gezmenin ve öğrenmenin keyfinin yaşandığı bir müzedir.
Şanlıurfa Kurtuluş Müzesi
İl merkezindeki Devlet Hastanesi yakınında bulunan müzede Kurtuluş Savaşı sırasında kahramanca mücadele ederek Şanlı ünvanını hak eden kentin ve kentlinin Fransız işgaline karşın verdiği mücadeleleri adım adım anlatılmaktadır. Müzede, modern bir ortamda sergiler de yapılabilmektedir.
Şanlıurfa Haleplibahçe Mozaik Müzesi
İl merkezi, Eyyübiye ilçesinde, 6.000 m2’lik alanıyla Türkiye’nin kolonsuz en büyük yapısı, Haleplibahçe Mozaik Müzesi’de bulunan mozaikler orijinal yerlerinde sergilenmektedir.
Müzenin en dikkat çekici mozaik eserleri; İki iç avlu arasındaki dikdörtgen salonun etrafına yerleştirilmiş odalardan oluşan Amazonlar Villas’na doğudan girilmekteydi. Villanın doğu-batı doğrultusunda uzanan ters “T” planlı ön avlusundan apsisli koridoruna geçerek ana salona ulaşılmaktadır.
Müzenin girişindeki dikdörtgen odanın zemininde Avlanan Amazonlar Mozaiği bulunmaktadır. Orfeus Mozaiği’nde aslan, ayı, leopar ve domuz gibi etobur, dağ keçisi ve at gibi otobur hayvanlar arasında, başının üstünde uçan kuşlarla başı sağa dönük Frig başlıklı ozan Orfeus lir çalmaktadır.
Villanın koruyucusu, inci ve altın takılarla süslenmişTanrıça Ktisis Mozaiği iledikdörtgen ana panoda Akilleus’un yaşam evrelerini – dadısının kucağında, annesi Thetis’in topuğundan tutarak ölümsüz Styks Irmağı’na daldırması, annesine vedası, ömür ipliğini büken kader tanrıçaları Moira’lar, bilge at adam Kheiron tarafından eğitilmesi, Akhilleus’un Troia Savaşı’na gidisini üzgün gözlerle izleyen anne Thetis- anlatanAkilleus’un Hayatı Mozaiğimüzenin en önemli parçalarıdır.
Ayrıca kentte Urfalı sanatçı Müslüm Gürses’in yaşamına dair eserleri Müslüm Gürses Müzesi’nde sergilenmektedir.
Şanlıurfa Ulu Cami
Kent merkezinde yapım tarihi tam olarak bilinmeyen sekiz köşeli Ulu Cami’nin bazı özelliklerine(mimari, süslemeler vb.) bakılarak Selçuklu dönemine ait olduğu düşünülmektedir.
Kentin en eski camisi kabul edilen yapının avlusundaki kuyudan İsa Peygamber’in mendilini ıslatarak hastaları iyileştirdiğine inanılmaktadır.
İçinde 48, dışında 15 sütun bulunan caminin halen saat kulesi olarak kullanılan son derece dikkat çekici minaresinin genişliği ile uzunluğu birbirine eşittir.
Ayrıca caminin avlusunda kentin önemli tarihi mekânlarından Selahaddin Medresesi ile mezarlıkta haçlılarla savaşırken yaşamını yitiren Mevlânâ Halîd-i Bağdadi adına yapılan tek kubbeli bir de türbe bulunmaktadır.
Şanlıurfa Dabakhane Cami
İl merkezi, hanlar bölgesi, Kaleiçi Çayı yakınındaki cami, 2. Selim zamanında Behram Paşa tarafından 1562-1568 yılında yaptırıldığı düşünülmektedir. Çünkü yakınındaki Gümrük Hanı yaptıranın Behram Paşa olduğu bilinmektedir.
Mükebbireli ( imamın sesinin iyi duyulması için giriş kapısı üstüne yapılan mimari bölüm) tek caminin üstü üstü birbirine paralel üç kubbe ile örtülüdür.
Caminin tek şerefeli minaresinin alt bölümü silindir, diğer kısımları onikigen formludur. Minare üç bölümlü, iki adet silme şeklinde düzenlenmiştir.
1603-1617 , 1759 ve 1887 yıllarında önemli onarımlar geçiren caminin içinin taş ve ahşap süslemeleri, mihrap, minber ve sütunlarının taş işçiliği son derece dikkat çekicidir.
Şanlıurfa Eski Ömeriye Cami
İl merkezi Tütüncü Pazarı’ndaki cami, 4 kitabesinden birine göre (584-644) Halife Hz. Ömer zamanında yapılmıştır.
Bu yüzden Ömeriye Cami olarak adlandıran kentin en eski camisi, diğer kitabelerine göre de 1301 Muhammed Ağa, 1772 Hacı Firuz Beğ tarafından ve 1909-1918) Sultan Reşad zamanında tamir edilmiştir.
Caminin ilgi çekici siyah-beyaz taşlarla örülen taç kapısı ve mihrabının ince işçiliği dikkat çekicidir. Tamir gördüğü yıllara göre yapıya mimari ve süslemeler eklenmiştir.
Şanlıurfa Rizvaniye Cami
Şanlıurfa’nın Eyyübiye İlçesi, Balıklıgöl’ün hemen kuzeyindeki cami, 1736 yılında Rakka Valisi Rıdvan Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Mihraba paralel dikdörtgen planlı, 30 odalı yapının üstü üç kubbe ile örtülüdür.
Caminin en ilgi çekici kısımları, kitapları Bağdat’tan getirilen bir kütüphanesi ile 2 dershanesi ve 1775 yılında yapılan bir medresesinin olmasıdır. Medrese odaları ile çevrili caminin avlusunun ortasında bir de şadırvan bulunmaktadır.
Harim (ana ibadet mekânı) kısmını çeviren ve her yöne açılabilen pencerelerden dolayı caminin içi oldukça aydınlıktır.
Cami, yapıldığı döneme ait mimari ve süslemeleriyle dikkat çekmektedir.
Caminin doğusuna tek şerefeli bir minare bulunmaktadır.
Urfa ve çevresinde gezip görülmesi gereken erken Müslümanlık dönemine ait cami, türbe, çeşme ve hamamlar; Kent merkezinde, Peygamber, Hasan Paşa -Tokdemir, Cennet, Ak-Nimetullah, Arabi, Behramlar, Çakeri, Dabbakhane, Eski Ömeriye , Hacı Lütfullah, Hacı Yadigâr, Halilür Rahman, Hasan Padişah, Hayrullah, Hekim Dede, Hizanoğlu, Hüseyin Paşa, İmam Sekkaki, Kadıoğlu, Kara Musa, Kudbettin, Mevlidi Halil, Mevlevihane, Müderris, Narıncı, Nimetullah, Pazar, Rızvaniye, Tuzeken, Yusuf Paşa, Yeni Ömeriye, Selahattin Eyyubi, Fırfırlı, Circis Peygamber, Silvan, Şeyh Benderiye camileri ile 13. yy. Şeyh Yahya Hayat El Harrani, Cabir El-Ensar, İmam Bakır cami ve türbeleri, Eyüp Peygamber, Rahime Hatun, Elyesa-Peygamber türbeleri, Nur Ali, Asım Paşa, Hüseyniye, Kıbrıs, Miskinler, Siverekli, Tokdemir mescitleri, Firuz Bey, Şeyh Ebubekir sebilleri, Hafız Süleyman Bozanefendi, Şeyh Benderiye, Mustafa Kemal Paşa Anıt, Sütçü Abdurrahman Efendi, Hekim Dede, Emencekzade çeşmeleri, Veli Bey, Sultan, Vezir, Cıncıklı, Eski Arasa, Serçe ve Şaban hamamları,kentte görülmesi gereken Müslümanlık dönemine ait eserlerden bazılarıdır.
Şanlıurfa Aziz Petrus ve Aziz Paulus (Reji ) Kilisesi
İl merkezi, Ellisekiz Meydanı’nın kuzeydoğusundaki kilise, 6. yy.’da yapılan bir başka kilise üzerine İsa’nın iki havarisi Aziz Petrus ve Aziz Paulus anısına 1861 yılında yeniden inşa edilmiştir.
Planı bazilikal olan kilise, yerel taşlarla, dönem kilise mimari ve süsleme özelliklerini göstermektedir.
Kentin Fransız işgali sırasında kiliseye Fransızca tekel anlamında Regie (Reji) denilmesinden dolayı yapı Reji Kilisesi olarak da adlandırılmaktadır.
Kilise, 1924 yılında Urfalı Süryanilerin Halep’e (Suriye) göçlerine kadar kullanılmıştır.
Daha sonra bir dönem Tekel idaresi ve üzüm deposu olarak kullanılan kiliseden çıkarılan mezar taşları Urfa Müzesi’nde sergilenmektedir.
Zamanla harap duruma düşen kilise onarılmış ve 2002 yılında sosyal etkinlikler için kullanılmak üzere Vali Kemalettin Gazezoğlu Kültür Merkezi olarak hizmete açılmıştır.
Şanlıurfa Fırfırlı Cami- On İki Havari (Aziz Havariler) Kilisesi
Şanlıurfa merkezi, Eyyübiye İlçesi, Balıklıgöl’ün 400 m kuzeyinde, Yeniyol üzerinde bulunan Ermeni Protestan Kilisesi’nin ilk ne zaman yapıldığı tam bilinmemektedir.
1092 yılında Hıristiyanlık için kutsal sayılan Van’daki Varak Manastırı haçı bu kiliseye takılarak yapının manevi değeri arttırılmıştır.
Kesme taştan yapılan kiliseye üzerinde çan kulesi bulunan batı cephesindeki sivri kemerli pembe mermer kapıdan girilmektedir.
Ana apsisin iki yanında papaz hücreleri bulunmaktadır.
Bazilikal planlı yapının içinde farklı şekil ve yükseklikteki üç nefi birbirlerinden sivri kemerler ayırmaktadır. Kilise, orta nefin üzerindeki 24, güney-kuzey cephelerindeki 16 pencere ile aydınlatılmaktadır.
Kilisenin sütunları, bezemeleri, süslemeleri ile geneli ve özellikle batı cephesi ve köşe kulelerindeki dantel gibi işlenen taş işçiliği görülmeye değer niteliktedir.
Kilise, 1956 yılında minber, minber, balkon vb. çeşitli eklemelerle camiye çevrilmiştir.
Yapı, üzerindeki rüzgargülüne benzeyen figürler nedeniyle Fırfırlı Kilise (Cami) olarak da adlandırılmaktadır.
Şanlıurfa Selahaddin Eyyubi Cami-Aziz Johannes Prodromos Addai Kilisesi
İl merkezi, Yeniyol Caddesi üzerindeki kilise büyüklüğünden dolayı bir dönem katedral olarak da adlandırılmıştır.
Aziz Johannes Prodromos Addai Kilisesi, 457 yılında Piskopos Nona’nın yaptırdığı Vaftizci Yahya Kilisesi’nin üzerine 19. yy.’da inşa edilmiştir.
Yapımında yöresel taşların kullanıldığı kiliseye batı cephesinden girilmektedir.
Kiliseye 19. yy. özelliklerine göre eklemeler yapılsa da bina ilk inşa edildiği dönem kilise mimari özelliklerini de göstermektedir.
İçi oldukça geniş pencerelerle aydınlatılan kilisenin taş işçiliği, birbirlerine dolanan ejder kabartması, sütunlarıyla son derece dikkat çekici bir yapıdır.
1924 yılından sonra cemaati azalan kilise zamanla harap duruma düşmüştür.
Kilise, 1993 yılında onarılıp mihrap, minber vb. eklenerek camiye çevrilmiştir.
Şanlıurfa Germuş Kilisesi
Şanlıurfa’nın merkez ilçesi Haliliye’de, Göbeklitepe yakınında, Harran’a sadece 10 km uzaklıkta, Germuş Dağı’nın eteklerindeki Germuş Kilisesi, 19. yy.’da inşa edilmiş bir Ermeni kilisesidir.
Yerel taşlarla iki katlı olarak yapılan kilise, geniş bir alanda yakınındaki toplantı meydanı, akarsu ile birlikte yan yana durmaktadır.
Kilise mimari, süsleme ve özellikle taş işçiliği bakımından dönem özelliklerini yansıtmaktadır.
1881’de Hagop Ardvisyan tarafından restore edilen kilisenin üç sivri kemerli cephesi bulunmaktadır.
Zamanla harap duruma düşen kilise onarılarak ziyarete açılmıştır.
Şanlıurfa Tarihi Kapalıçarşı
Şanlıurfa merkezi, Gümrük Han ve Sipahi Pazarı’na bitişik klasik Osmanlı dönemi yapısı Kapalıçarşı, 1562 yılında, düzgün kesme taştan yapılmıştır.
Bedesten şeklindeki çarşıya 4 kapıyla -doğudaki ana kapı Hanönüne, batıdaki Sipahi Pazarı’na, güneydeki Pamukçu Pazarı’na, kuzeydeki Gümrük Han’a açılan– girilmektedir.
Sıralı dükkanlar yanında bir o kadar da tezgahın açılı olduğu çarşı, kentin en yoğun ve rağbet gören yeridir.
Her türlü eşyanın – halı, kilim, bakır eşyalar, kalaycılar, baharatlar, tüm ev eşyaları, yöresel giysi ve aksesuarlar vb.- satıldığı çarşıda dükkanlar ve tezgahlar sağlı-sollu dizilmiştir.
Çarşı, içi ve yakınındaki çok sayıda kafe, restaurant vb ile kentte en çok ziyaret edilen mekandır.
Halıcılar, Bakırcılar, Kuyumcular, Yemeniciler vb. bölümleri olan çarşının üstü tonozla örtülüdür.
Şanlıurfa Gümrük Hanı
İl merkezi, Kapalıçarşı’ya bitişik Gümrük Han, 1562 yılında Behram Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Ticaret yoları üzerinde tüccarlar, malları ve hayvanları için yapılan hanlar ülke genelinde kentlerin en işlek merkezleriydi.
İki katlı olarak inşa edilen Gümrük Han’da Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı han mimari ve süsleme özellikleri göstermektedir.
Han, avluları, revakları, odaları ve mescidi ile kentin en görkemli yapılarındandır.
Kentteki on handan –Gümrük, Hacı Kamil, Barutçu, Mençek, Şaban, Kumluhayat, Fesadı, Samsat Kapısı, Millet ve Topçu hanları– biri olan yapı yanındaki Hanı Sipahi, Kazzaz pazarları ve Hüseyniye çarşılarıyla kentin en önemli alışveriş merkezlerinden biridir.
Zaman zaman onarımlar geçiren han, bugün el sanatları atölyeleri ve hediyelik eşya dükkanlarıyla , kentli ve turistlerin en çok ziyaret ettikleri yerlerden biridir.
Kızılkoyun Mağaraları-Mezarları
Balıklıgöl’e 500 m uzaklıkta, Urfa Müzesi’nin karşısındaki Tılfındır tepesindeki Pagan dönem, Helen, Osroene, Paganist Roma- Bizans ve Hıristiyan Roma-Bizans döneminde kullanılan 2. yy. ve 4.yy.’a ait mağaralar kentin geçmişinin önemli tanıklarıdır.
Ayrıca mağaralarda yaklaşık 500 yıl kullanılan nekropol (mezarlık) kısmında (MÖ 132-MS 244) Osrhoene -Edessa Krallığı ailesine de ait 100 kadar kaya mezarı görülmektedir.
Ön avlulu, tek odalı, 3×3 m ve 12×10 m ölçülerindeki mezarlara birden fazla ölü konulmaktaydı.
Kızılkoyun Nekropol alanında 1,85 cm ölçülerinde içlerinde birinin başı kopmuş 2 adet Roma heykeli (3. yy. ya da 4. yy. biri askeri kıyafetli, sağ elini göbek üstünde, sol eli ise dirsekten kırık vaziyette tek parça kaide üzerine yerleştirilmiş iki askeri heykel), 1 adet kireç taşı lahit kaya mezarı da bulunmaktadır. Mezarlardan birinde “Bu anıt Kineas çocukları Zooras, Bias ve Boethos’a ve de onların çocuklarına aittir” yazmaktadır.
1000-2000 mezarın olduğu saptanan nekropolde yatanların bir kısmının Roma Dönemi 525 yılındaki sel felaketinde ölen binlerce kişiden bazıları olduğu düşünülmektedir.
Genellikle kare ve dikdörtgen planlı rölyefler, mozaikler (mozaiklerde ölünün ölüm tarihi, ailesel tablo figürleri ve bazen de cinsel sahneler) fresk, taban ve duvar mozaiği, tavus kuşu, istiridye, Grek ve Arami çift dilli yazıt ( Tabula Ansata Taşı), haçlı rölyefler, duvar yazıları, tekne lahitler ve taş kapaklı lahitler bulunmaktadır.
Şanlıurfa- Örencik- Karaharabe- Göbeklitepe Antik Kenti
Şanlıurfa’ya 22 km uzaklıktaki Örencik Köyü yakınında, denizden 770 m yükseklikte, batısında Fırat Nehri ve Şanlıurfa, kuzeyinde Toroslar ve Karacadağ, güneyinde de Suriye sınırına kadar uzanan Harran Ovası, Germuş, Kaşmer ve Tektek dağlarına hâkim 1400 yıllık kireçtaşı tepesinde yer alan Göbeklitepe pek çok açıdan- kurulum tarihi, şekli, anıtları, yerleşim yerleri vb.- tarihin sıfır noktası kabul edilmektedir.
Milattan 12 bin yıl önce başlayan ılıman iklim koşulları Anadolu’da verimli toprak alanlarının oluşmasına neden olduğu için nüfus da artamaya başlamıştır. Artan nüfus Çatalhöyük ve Göbeklitepe’deki kazılarla MÖ 11 bin 500- MÖ 5500 Neolitik dönemde ilk köylerle kalıcı yerleşim alanlarının kurulmasına, toplumsal yapının gelişerek topluluk bilincinin doğmasına, diğer topluluklarla iletişim kurularak topluluklar arası kurallar konulmasına ve gelişmiş bir sosyal düzen içinde yaşam sürülmeye başlanmasına tanık olunmaktadır.
Ayrıca ilk işçilik faaliyetleri ve iş bölümü de bu dönemde başlamıştır.
Yine bu dönemde küçük boyutlu konutlarda çoklu odalar, işlikler, dini yapılar, dikilitaşlarla ilk mimari eserler var edilmiştir.
Arkeolojik çalışmalarda ölü gömme gelenekleri, büyük oyuklar, çakmaktaşı, kireçtaşı, ahşap ve kemik aletler, balta, keser, taş vb. ile boncuk ve gerdançelerinkullanımlarındaki değişimlerin tarihsel süreci görülmüştür.
Günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önce henüz levant- avcı toplayıcı toplumun bitki ya da hayvanı evcilleştirip, yabani buğdayı hasat ettiği de saptanmıştır.
Toprağa yerleşen insan, ihtiyacı olan konut binaları ile yuvarlak biçimli tapınakları döneme göre son derece ileri teknikle yapmış. Ayrıca insan elinden çıkan megallitik (bir yapı veya anıt oluşturmak amacıyla kullanılan büyük bir taş) yapılar, ritüel aktiviteler için alanlar tarihin en eski mimari yapıları kabul edilmektedir.
Bu yapılardaki döneme ait ilk izleri güneyde Mureybet, kuzeyde Körtik Tepe ve Hallan Çemi’yi de içine alan geniş bir coğrafyada görmek mümkündür. Bu izler sembolik- ikonoğrafik geleneğin kanıtları sayılmaktadır.
MÖ 9500- MÖ 7800 ilk dini mekanların yapılması çanak çömlek öncesi döneme ait dinler tarihinin başlangıcı kabul edilebilir.
Son zamanlarda kazı çalışmalarına ağırlık verilen Göbeklitepe’de içinde 3m -6 m yükseklikte, çevredeki kireçtaşı ocaklarından alınan malzemelerle 40ton – 60 ton ağırlıkta çeşitli sembollerle süslü insana benzeyen figürler -gövde, kola, bacak, duruş, kıyafet, takı vb.– ile T biçimde yerleştirilen dikilitaşlar/ sütunlar bulunmuş ancak yapıların çatılarının olup olmadığı henüz saptanamamıştır.
Çöküntü alanlardaki9 anıtsal yuvarlak- oval yapı, 20 kadar dini bina, tepe ve yamaçlarda da daha küçük boyutlu dörtgen biçimli çok sayıda bina ortaya çıkarılmıştır.
Henüz tabanlarına tam ulaşılamayan yapılardan en iyi korunanı erken ya da çanak çömleksiz döneme ait olduğu düşünülen 20 m çapındaki oval yapıdır. Tabanı terazzo denilen harçla kaplı yapının merkezindeki 2 dikilitaş ana kayaya oyulu 15 cm’lik kaideye yerleştirilmiştir.
Duvarın içinde daha küçük 12 dikilitaş da düzenli aralıklarla oturtulmuştur. Duvar sıvalarının iyi olması yapının kapalı olduğunu ve bazı dikilitaşların çatıyı desteklediğini düşündürtmektedir.
12 bin yıl öncesine ait 100- 150 adet insan heykelciği, yaban domuzu, yılan, akrep, akbaba, sığır, turna, ceylan, örümcek, akrep, kuşlar, yaban öküzü, leopar, turna, kedigiller ve ördek kireçtaşı kabartmalar I biçimli semboller, simetrik desenler, çakmak taşından ok uçlarına ulaşılmış olması ve tüm bu yapıtlardaki gelişmiş işçilik ayrıntıları dikkate değer niteliktedir.
Bulunan hayvanların farklı yapılar içinde farklı oranlarda yapıldıkları görülmektedir. İşlemlerle bezeli anıtsal mimari öğelerine başka bir yerleşim yerinde rastlanmamış olması ise çok ilginçtir.
Özellikle D tapınağında MÖ 9500- MÖ 8500 yıllarına ait olduğu düşünülen 6 m yüksekliğinde ve 30 ton ağırlığındaki T stilleri, insan uzuvlarına benzeyen şekillerle kutsallığı sembolize eden hayvan figürleri- yaban domuzu, yılan, akrep, akbaba, sığır, turna, ceylan, örümcek, akrep, kuşlar, yaban öküzü, leopar, turna, kedigiller, yılan, tilki -dikkat çekmektedir.
Taşınabilir nesnelerdeki benzer tasvirlere Nevali Çori ve Körlük gibi Neolitik yerleşim yerlerinde de rastlanmaktadır.
Muhtemelen insan toplulukları yılın belli dönemlerinde bir araya gelerek şölenler ve törenlerle sosyal bağları güçlendiren dini toplantılaryapmaktaydı. T biçimli dikilitaşların da bu amaca hizmet eden anıtsal yapılar olduğu varsayılmaktadır.
Henüz ilkel aletlerin bile kullanılmaya başlanmadığı bir dönemde bu dini yapıları kimler, nasıl ve ne için yaptılar,, nasıl yaşadılar vb. pek çok bilgiye kazı çalışmalarıyla ulaşılarak ilk yerleşik toplumdan bugüne değişensosyal, dini, mimari ve tarımsal gelişimler ortaya çıkarılacaktır.
MÖ 8000- MÖ 7800- MÖ 5500 ekonomik geçim kaynağı çoklu tarımın yanında Göbeklitepe’nin sosyal yaşamının ilk hareketleri dünya tarihi açısından devrim niteliğindedir.
Toplayıcılıktan kademeli olarak karmaşık bir süreçle tarıma geçen insanlığın tarımı keşfetmesiyleyabani tahıl tohumlarının ekiminin yapılması zaman içinde bu tohumların genetik değişikliğe uğraması, yabani otların kültür bitkisine dönüşmesi tarihin en önemli tarımsal faaliyetleri kabul edilmektedir.
Harran (Altınbaşak) Antik Kenti
Şanlıurfa’nın batısı, Mezopotamya’nın merkezinde yer alan geniş ova, içinde tarih boyunca pek çok ulusu barındırmıştır. Tarihin ilk yerleşim yerlerinden bugün eşsiz kalıntılarıyla çok sayıda ziyaretçiyi kendine çeken Harran Ovası, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne almaktadır.
MÖ 6000- MÖ 5000 Sümerler tarafından kurulan ve Yol anlamına gelen Harran, Sami, Asur, Med, Babil, Büyük İskender, Seleukos, Hitit, Roma, Bizans, Abgar, Kavat, Sasani, İran, Selçuklu, Osmanlı ile Türk- İslam dönemlerini yaşamıştır.
Mezopotamya’yı Anadolu’ya batı, doğu, kuzey ve güney yönünden bağlayan önemli kavşak noktası Harran özellikle MÖ 3000 yılından sonra Asurlu tüccarlarla oldukça varsıllaşmıştır.
Ticari, dini ve kültürel olarak en zengin merkezlerden biri, Ay Tanrısı Sin ve Güneş Tanrısı Şaman adına mabetlerin bulunduğu Harran’dan Suriye -Elba tabletinde de Ha-ra-na, MÖ 2000 Kayseri-Kültepe ve Mari’de bulunan çivi yazılı tabletlerde Harra-na, Ha-ra-na, olarak bahsedilmesi ve yine aynı yıllara ait Hitit tabletinde – Hitit- Mitanni arasındaki anlaşmada, Ay-Sin ve Güneş tanrılarının şahit olarak yazılması, buranın Ay Tanrısı Sin’in merkezi olduğunun kanıtı kabul edilmektedir.
Babil dönemi çivi yazılı tuğlaların bulunduğu Harran’a Asur tabletlerine göre MÖ 2000 yılında Hurri ve Mitanniler yerleşmişlerdir. MÖ 11. yy.’a kadar etkili olan Babil, Hitit ve Asurluların tabletlerinde de sıklıkla adı geçen Harran yine bu uluslar arasında yaygın olanSabiizm inancı- Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayılması– bölgenin astronomik olarak gelişimine katkı sağlamıştır.
Bölge ve kente göçen Süryanilerin atası Aramiler, MÖ 11. yy.’da Mezopotamya’dan kuzeye hareket edip Fırat’ın iki yakasına Bit- Adini Devleti’ni kurmuşlardır.
MÖ 857 yılında Asur devletine bağlanan Harran’a MÖ 722 yılında Asur Kralı II. Sargon tarafından istila edilen İsrail topraklarından Yahudilerin sürülmesi kentin ve bölgenin kültür çeşitliliğini artırmıştır.
Ayrıca Tevrat’ta adı geçen Hârân’ın bugünkü Harran olduğu kabul edilmektedir.
MÖ 609 yılında Med ve Keldaniler anlaşıp Asur’un başkenti Ninova’yı alınca Asur kralı II. Asur- Uballit, Harran kalesine sığınarak 3 yıl Asur krallığını buradan sürdürdüğü yine kayıtlardan anlaşılmaktadır.
Asur İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Harran’a Med ve Babil- Keldaniler egemen olmuşlardır.
Babil Kralı Keldani Hükümdar Nebukadnezar MÖ 586 yılında Kudüs’ü alıp Süleyman Mabedi’ni yıkarak Yahuda krallığını ortadan kaldırınca Babil Sürgünü ortaya çıkmıştır.
Bu sürgünle Mezopotamya topraklarında koloniler kurmaya başlayan Yahudilerin pek çoğu Harran’a gelerek kentin nüfusunu önemli oranda arttırmışlardır.
Ancak MÖ 539 yılında Persler, Keldani -Babil İmparatorluğunu yıktıktan sonra Pers Kralı I. Darius ülkelerine gitmesine izin verse de Yahudilerin pek çoğu Harran da kalmaya devam etmiştir.
Güçlü bir koloni oluşturan Yahudiler, kutsal kitap Tanan’ta sıklıkla adı geçen Haran’ı Nuh’un torunu Kaynan’ın kurduğu ilk kent olduğuna inanmaktaydılar.
Ayrıca Harran’da İbrahim ve atasından başka Lut, Şuayb ve Elyesa peygamberlerin de yaşadığına dair çok sayıda efsane bulunmaktadır.
MÖ 331 yılında Anadolu’da Pers hakimiyetine son veren Büyük İskender ile komutanlarının kurduğu Seleukos, Osrhoene vb. eline geçen Harran zamanla önemli bir Yunan kolonisine dönüşmüştür.
Seleukoslar MÖ 132 yılında İranlılar tarafından yıkılınca kentin ilk bağımsız krallığı Edesa-Osrhoene Krallığı kurulmuştur. MS 244 yılına kadar kent ve bölgede hüküm süren, Edessa- Urfa’yı Başkent yapan Osrhoene Kralların çoğunun adı Abgarca olduğu için bu krallık Abgarlar olarak da anılmıştır.
Roma ve Bizans dönemlerini de Anadolu ve bölgeyle paralel yaşayan Harran bu dönemde sosyo-kültürel ve ekonomik anlamda gelişmiştir.
Kentin ilk para- sikkesi Roma dönemi, 161-180 Marcus Aurelius zamanında basıldığına dair bilgilere belgelerden ulaşılmaktadır.
700 yılında kent hakkındaki bilgilerden anlaşıldığına göre, Harran’da Süryanice konuşan yerli halk ve Rumlardan bahsedilmektedir.
Gelişimi zaman içinde artarak devam eden Harran, 718- 913 yılları arasında dini, kültürel ve bilgi merkez olmuştur. Bunun da dünyanın ilk üniversitesinin burada kurulmasına öncülük ettiğini düşündürmektedir.
Değişik zamanlarda onarım ve eklemelerle genişletilen2 hastane, geniş caddelere sahip 2 üniversitede Anadolu’nun en iyi bilim insanları felsefe, mantık, astronomi, hukuk ve tıp vb. pek çok öğretilmekteydi.
Anadolu, Aslanlı, Bağdat, Musul, Rakka ve Halep adında 6 kapılarıyla girilen kentin kalesinin çevresi 5 m yükseklikte ve 4 m uzunluğunda surlarla çevrilmiştir.
11. yy. sonunda Selçukluların egemenliğini giren Harran sadece antik dönemde değil özellikle Selçuklular zamanında da canlı bir merkez olmuştur.
İslam tarihçilerine göre, Harran Nuh Peygamberin torunlarından Kaynana veya İbrahim Peygamberin kardeşi Aran’dan (Haran) dolayı kentin adının Harran olduğu şeklindedir.
Peygamberin evi, adını taşıyan bir mescid ve onun otururken kullandığı bir taşın burada olması nedeniyle kente Peygamberler Kenti denildi.
1260 yılında Moğol saldırılarıyla oldukça harap edilen Harran ve çevresi Osmanlı toprağı olduktan sonra Yavuz Sultan Selim tarafından onarılmaya çalışılsa da eski zengin ve güzel günlerine bir daha geri dönememiştir.
Harran Üniversitesi de Türk dönemlerinde Darülfünun Külliyesi olarak hizmet vermiş ancak Timur zamanında tahribata uğradığı için gözden düşmeye başlamıştır.
Yavuz Sultan Selim üniversiteye dört kapı, büyük bir şadırvan, derin bir kuyu, mihrap ve rasat kulesi ekleterek tekrar canlandırmaya çalışmıştır.
Halen konik evlerinin yanında Harran’da üniversite gözetleme kulesi, kalesi, yığma tepe, surları, kalede silah ve erzak depoları, su depoları, su sarnıçları ve ahırlar bulunmaktadır.
Harran Höyük
Buluntulardan tarihi MÖ 6000 Samarra- Halaf yıllarına kadar giden Harran Antik Kenti içinde 35.5 m-22 m yüksekliğinde ve yaklaşık 1 km2’ lik alana sahip höyüğe kentin neredeyse tüm kapılarından ulaşılmaktadır.
MÖ 3000-MS 13. yy.’a kadar kesintisiz yaşamın olduğu höyükte çok sayıda mimari kalıntıya rastlanmaktadır.
1272 Moğol istilalarına kadar önemli bir yerleşim yeri olan Harran’ın önemli yapısı höyükte Zengi ve Eyyübüler dönemine ait sokak kalıntıları bulunmuştur.
Bu evlerden bazılarının duvarlarında Ay Tanrısı Sin için yapılan tapınağa ait Yeni Babil Dönemi’nde yazılan çivi yazılı tuğlalar bulunmuştur.
Ay Tanrısı Sin Mabedi
Harran Höyükte, İç Kale ya da Ulu Cami yerinde olduğu varsayılan tapınağın Yeni Babil Dönemi’nde yapıldığı varsayılmaktadır. Kültepe ve Mari tabletlerine göre MÖ 2000 yıllarında Ay Tanrısı Sin ile anlaşma imzalanmış, MÖ 1000 Hitit tabletlerine göre ise Ay Tanrısı Sin ile Güneş Tanrısı Şamas anlaşmalara tanık yapmışlardır. Bu da tapınağın tarihini çok eskilere götürmektedir. Kentte MÖ 11. yy.’a kadar etki olan Babil, Hitit ve Asurluların Sabiizm inancı (Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayılması) bölgenin astronomik olarak gelişimine katkı sağlamıştır.
Tabletlerinde ilahlarıyla birlikte Harran’nın adı da sıklıkla geçmektedir.
Harran Kalesi ve Surları
İl merkezine 44 km uzaklıkta, Harran’nın güneydoğusunda, yarım yuvarlak Harran’nın İç Kale ve Aşağı Sur olarak iki bölümden oluşan kalesi kent surlarına bitişik yapılmıştır.
Dikdörtgen planlı, 90 m- 130 m boyutlarındaki kalenin köşelerinde onikigen kuleler bulunmaktadır. MÖ 2000’den başlayıp Babil, Hitit ve Asurlular arasında yaygın, nerdeyse Hıristiyanlık Dönemi’ne kadar devam eden Sabiizm inancına – Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayılması– ait bir Sabii Tapınağı üzerine inşa edilen kale, 744 Emevi Halifesi II. Mervan tarafından yapılmıştır.
Dış kale kısmını meydana getiren, kenti çevreleyen dairesel kesme taştan yapılan kalın surların uzunluğu yaklaşık 4 km, yüksekliği ise 5 m’yi bulmaktadır. Surların arasında 15m-17 m yükseklikteki 187 burç vardı.
50 koridor ve 150 odanın bulunduğu varsayılan kale ile surlara 8 ya da 6 -Halep, Rakka, Aslanlı, Musul, Bağdat ve Anadolu -kapı ile girilmekteydi. Bugün sadece Halep kapının kalıntıları görülebilmektedir.
Harran Üniversitesi
Şanlıurfa Merkezi’ne 44 km uzaklıkta, bugün kurumuş olan Cüllab ve Deysan ırmaklarının alüvyonlarıyla oluşmuş Harran Ovası, Kuzey Mezopotamya’nın batıyla bağlantısını sağlayan yol üzerindeki üniversite MÖ 4000 yıllarına tarihlenir.
Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı çok tanrılı dönemden uzaya olan ilgi ve önem antik dönemden başlayarak giderek artmıştır. Harran’da antik çağın bilim ve felsefe merkezlerinin başında gelmekteydi.
Dünyanın ilk üç astronomi ve felsefe okulu açılarak Harran Ekolü oluşturulmuştur. Üniversite bin yıllar boyunca burada gelişimini sürdürmüştür.
MÖ 323 yılından sonra Anadolu’da başlayıp İskenderiye’ye uzanan Hellenizm ile başlayan pek çok alandaki –mimari, sanat, felsefe, spor, bilim, astronomi, tıp, matematik vb.- yenileşme ve gelişim buradaki üniversiteye de yansımıştır.
Harran Üniversitesi uzun yıllar pek çok nitelikli hocanın ders verdiği bir okula dönüşmüştür.
Bu daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir.
Özellikle (584-644) Hz. Ömer zamanında İskenderiye’deki bilim ve felsefe okulu dağıtılınca buradaki hocaların Tarsus, Antakya ve Harran’a geldikleri bilinmektedir.
Bu durum 744 Emevi Halifesi II. Mervan kenti başkent yaptığında ve 750 Abbasi Halifesi Harun Reşid döneminde de artarak devam etmiştir.
Okulda özellikle din, astronomi, tıp, matematik ve felsefe olmak üzere beş bölüm temel alınarak dersler verilmiştir.
Harran Üniversitesi öğrencileri yanında ünü sınırları aşan çok sayıda öğretmen de yetiştirmiştir.
Türk dönemlerinde Darülfünun Külliyesi olarak hizmet veren Harran Üniversitesi, Timur zamanında tahribata uğradığı için gözden düşmeye başlamıştır.
Yavuz Sultan Selim üniversiteye dört kapı, büyük bir şadırvan, derin bir kuyu, mihrap ve rasat kulesi eklenerek tekrar canlandırmaya çalışılmıştır.
Halen konik evlerinin yanında Harran’da üniversite gözetleme kulesi, kalesi, yığma tepe, surları, kalede silah ve erzak depoları, su depoları, su sarnıçları ve ahırlar bulunmaktadır.
Harran Ovası’ndaki İslami Eserler
(584-644) Hz. Ömer zamanında, 640 yılında İyaz Ganem’in aldığı Harran’a İslami eserler de yapılmaya başlanmıştır.
Daha sonra başkent yaptığı Harran’a 10 milyon dirhem harcayarak saray yaptıran, tarımı destekleyen(744-750) Emevi Sultanı II. Mervan da Ulu Cami’yi yenilmiş ve su kanalları yaptırmıştır.
Bu süreci 750 Abbasiler de devam ettirmiş, 1127 yılında Selahaddin Eyyûbi zamanında kente medrese, hastane, çarşı, han, hamam, türbe vb. çok sayıda bina inşa edilmiştir.
Daha sonraki Müslüman halklar ve Türkler döneminde de kente çok sayıda konut, dini ve resmi yapı eklenmiştir.
Ancak zaman zaman olan depremler kente çok zarar verdiği gibi bu eserlerin önemli bir bölümünü de ya yıkmış ya da harap etmiştir.
Harran Ulu (Cuma) Cami
Höyüğün kuzeydoğusunda bir tepe eteğinde yapılan cami, Anadolu’daki ilk anıtsal cami kabul edilir. 744 yılında başkent olunca Emevi Sultanı II. Mervan tarafından yaptırılan mihraba paralel sahınlı camilerden olan yapının 4 sahını bulunmaktadır.
İlk revaklı, avlulu ve şadırvanlı cami düzgün kesme taştan inşa edilmiştir.
12. yy.’da depremle yıkılan cami sonradan onarılmıştır.
Harim ve avlu kısmından oluşan caminin kare kesitli, altı kesme taş, üstü tuğla minaresi dikkat çekicidir. Yapının zengin taş işlemecili görülmeye değer niteliktedir.
Daha sonra yıkılsa da caminin kırma çatısı taş ayaklar ve sütunlar üzerinde yükselmekteydi.
8 bin kişilik cami hariminin 19 süslü giriş kapısı bulunmaktaydı.
Etrafı revaklarla çevrili avluda bir de şadırvan vardır.
Cami yakınında orta çağ Çarşı Hamamı, Doğu Hamamı, Tonozlu Yol Çarşısı, Miskçi Dükkanı, Umumi Helalar bulunmaktaydı.
Camiye bitişik 1185 yılında yaşamını kaybeden bölgenin din büyüklerinden Şeyh Hayat’ın Türbesi bulunmaktadır.
Ayrıca türbe yakınında tam sahipleri bilinmeyen önemli kişiler olduğu varsayılan mimari özelliğini yitirmiş iki mezar da dikkat çekmektedir.
Harran’nın Geleneksel Kümbet Evleri
Binlerce yıl öncesinde bindirme tekniğiyle yapılmış, külah biçimindeki konik kubbeli genellikle tek katlı evler, Harran’nın bugün en büyük simgelerinden biridir.
Malzemesi toprak olan kerpiç bloklardan yapılan evlerin yazın serin kışın sıcak olması doğayla uyumunu göstermektedir.
Halen kullanılan 1979 yılında kaynaklarda geçen 960 adet kubbeli ev yine aynı yıl arkeolojik ve kentsel sit alanı içine alınmıştır.
1999 yılında bu evlerden 4 tanesi Turizm Bakanlığı tarafından satın alınarak turizm amaçlı Kültür Evi olarak düzenlenmiştir.
Tektek Dağları Milli Parkı
Şanlıurfa iline bağlı Tektek Dağları, 19 bin 335 hektarlık alanıyla içinde barındırdığı antik kentlerle –Şuayip Antik Kenti, Soğmatar Harabeleri ve Senem Mağarası- 2007 yılında milli park ilan edilmiştir.
Doğasının çeşitliliği ve tarihi değeri sayesinde çok sayıda ziyaretçisi olan Tektek Dağları’nda melengiç, peygamber çiçeği, gelincik, kekik, sütleğen, papatya ve köygöçüren gibi bitkilerine rastlanmaktadır.
Ayrıca dağlar ceylan, varan, vaşak, tavşan, tilki, kurt, toy, mezgeldek, kınalı keklik, turna, şahin, çilkeklik, atmaca, üveyik, kaya güvercini, kızkuşu, tepeli toygar, bağırtlak, karga, leylek, ibibik, sığırcık ve serçe gibi çok sayıda hayvana da barınak olmuştur.
Milli Park içindeki tarihi eserler
Harran Soğmatar Antik Kenti
Harran’a 53 km, Şuayb Antik Kenti’ne 16 km uzaklıktaki Soğmatar Antik Kenti, Tektek Dağları Milli Park’ı içinde yer almaktadır.
Antik kentin tarihi Urfa Bölgesi’nde hüküm süren Sabii inancı (Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayılması) üzerine Hıristiyanlığı ilk kabul eden 2. yy. ve 3. yy. Abgar Krallığı döneminde kurulmuştur.
Asur ve Babil temelli gezegenlere tapan putperestlik ve pagan inançlarının yaygın olduğu bölge gibi kentte o döneme ait çok sayıda kalıntı ( Ay tanrısı Sin’e adanan ve Fransa Bağdad Konsolosu tarafından yüzyılın başında fark edilen Pognon (Ponyon) Mağarası, Şila oğlu Şila ve Şila oğlu Male tarafından yapıldığı varsayılan tanrı kabartmalarının ve zemine kazılmış yazıtların bulunduğu Kutsal Tepe, 6 adet kare ve yuvarlak planlı Mozole, iç kale ile ana kayaya oyulmuş çok sayıda kaya mezarı ) bulunmuştur.
Pognon Mağarası’nın duvarındaki 5 adet insan rölyefinin yanındaki MS 150-200 yılına ait olduğu düşünülen üç kitabede şunlar yazar; “Bu heykel Makimi oğlu Ma’nu tarafından Arap Valisi Abgar için yapıldı”, “Bu heykel Şila oğlu Male tarafından Arap valisi Dini oğlu Barnahar için yapıldı”, “Adona oğlu…, Adona oğlu Tridates”.
Roma’nın kaya mezarlarına rastlanan kentte Hıristiyanlık dönemine ait Süryani yazıtlar da bulunmaktadır.
Soğmatar Antik Kenti, Yağmur anlamına gelen Arapça matar sözcüğünden dolayı Yağmurlu olarak da anılmaktadır.
Kente dair sonraları anlatılan efsanelerden biri ise , Medyan Kralı Şuayb’ın kızıyla evlenen Hz. Musa’nın burada yaşadığıdır. Bu yüzden kentte Hz. Musa adına kuyular, kaya mezarları ve kabartmalar bulunmaktadır.
Antik kente 13 km uzakta, kale olarak kullanılan kayalık Karahisar Tepe’sinde MS 5.yy.’a ait kaya mezarları bulunmaktadır.
Yine Soğmatar Antik Kenti’ne 30 km uzaktaki Dağyanı Köyü’nde, Roma dönemi Mehemedey Hanı (Mehmed’in Hanı) adında büyük bir hayrat bulunmaktadır. Düzgün kesme taştan doğu- batı yönünde inşa edilen yapının beşik tonozları bulunmaktadır.
Zeminde kayaya oyulmuş su toplama havuzu dikkat çekmektedir.
Kanallar su bu havuza toplanmaktaydı.
Harran Şuayb Antik Kenti
Harran’a 53 km, Soğmatar Antik Kenti’ne 16 km uzaklıktaki Şuayb Antik Kenti, Tektek Dağları Milli Park’ı içinde yer almaktadır.
Tarihi pagan dönemine kadar giden kentin bugün görülebilen kalıntıları genellikle daha sonraki dönemlere aittir.
Etrafı surlarla çevrili kentte Roma Dönemi ve sonrasına ait özellikle 3. yy. ve 4. yy. kesme taş kaya mezarları, agora, hamam, duvar kalıntıları ve konutlar bulunmaktadır.
Yapılardaki taş işçilikleri görülmeye değer niteliktedir.
Şuaya Peygamber’in de yaşadığına inanılan antik kent Nur adıyla anılmaktadır.
Harran Senem (Senemığar- Sanem) Mağarası
Tektek Dağları Milli Park’ı içinde yer alan Soğmatar Antik Kenti’ne 11 km uzaklıktaki mağaraların pagan dönemde de kullanıldığı varsayılsa da özellikle Hristiyanlığın ilk yıllarında kullanıldığını kanıtlayan mimari kalıntılar bulunmaktadır.
Ayrıca köy içindeki tepede üç katlı kesme taştan yapılan saray ve manastır kalıntıları da bulunmaktadır.
Harran Han El Barur Kervansarayı
Harran’a 20 km uzaklıkta, Göktaş Köyü’ndeki Han El Barur Kervansarayı, Bağdat Kervan Yolu üzerinde 1228 yılında Eyyubiller döneminde yapılmıştır.
Anadolu’da ticaret yolu üzerinde yapılan çok sayıdaki hanlardan biri olan Han El Barur da tipik han mimarisi özelliklerine(insanlar, mallar ve hayvanlar için odalar, eyvanlar, portal, mescid, mutfak vb.) bağlı kalınarak inşa edilmiştir.
Kare planlı, düzgün kesme taştan inşa edilen hanın köşeleri, duvarları ve kuleleri payandalarla desteklenmiştir.
Harran Bazda Mağaraları
Harran’a 53 km, Soğmatar Antik Kenti’ne 15 km uzaklıktaki mağaraların tarihi MÖ 2000 yıllarına gitmektedir.
Roma Döneminde inşa edildiği düşünülen Bazda Mağaraları, yüzlerce yıl taşların kesilmesiyle oluşmuştur.
İçinde çok sayıda meydan, tünel ve galeri olan mağaraların bazı yerleri 10-15 m yükseklikte, iki katlı oyulmuştur.
Halfeti
Denizden 450 m yüksekte olsa da Fırat Nehri kıyısındaki Halfeti, Urfa il merkezine 121 km uzaklıktadır.
Urfa’nın kadim ilçelerinden Halfeti’nin MÖ 855 yılında Asur kralı III. Şalmanezer tarafından Şitamrat adıyla kurulmuştur.
Daha sonra kentte Anadolu tarihine dam vuran uluslar Hitit, Asur, Med, Pers, Helen- Makedon, Roma, Bizans, Selevkos, Part, Ermeni ve kente Urima diyen Yunanlılar yaşamıştır.
Roma döneminde Edesa-Orshoene Eyaleti içinde kalan Halfeti’ye, 2. yy.’da Bizans zamanında Romaion Koyla denilmiştir.
Romalıların zamanındaHıristiyan diniyle tanışan kente Süryaniler, Kal’a Rhomeyta ve Hesna d’Romaye demişlerdir.
Daha sonra Haçlılar, Müslüman ve Türklerin yaşadığı Halfeti’de Emevi, Abbasi, Selçuklu, Zengi, Eyyübiler hüküm sürmüşlerdir.
Tüm bu ulusların baskınları ve depremlerle zarara gören Halfeti’yi Memlukler onararak kente Kal’at-ül Müslimin demişlerdir.
1470-1520 Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı toprağına katılan Halfeti, Rumkale adıyla Halep Eyaleti’ne dahil edildi.
Osmanlı döneminde sınır kenti olma özelliğini yitiren Rumkale, Halfeti’ye taşınmıştır.
Bugün Fırat’ın kıyısında pek çok ulusa ev sahipliği yapan Halfeti, 1999 yılında Birecik Barajı suları altında kalmıştır.
Halen nehirdeki tekne turlarıyla sadece doğanın eşsiz manzarasına değil aynı zamanda sular altındaki kadim kentin kalıntılarına da tanıklık edilmektedir.
Halfeti adı söylenceye göre ; Halfeti adı, Halil ve Fatma adındaki iki gencin kendini Fırat sularına bırakmasının ardından bu gençlerin adının kısaltmasından gelir.
Birecik
Fırat Nehri kıyısındaki diğer bir kent olan Birecik’de hem doğası, hem tarihi ile son derece önemli ve ilgi çekicidir.
Tarihi kalesi, camileri, medreseleri ve hamamları ve kelaynak kuşlarıyla pek çok ziyaretçisi olan kent, bölgede ziyaret edilmesi gereken bir yerdir.
Atatürk Barajı
Fırat Nehri üzerine kurulu, büyük önder Atatürk adıyla anılan baraj, Adıyaman, Şanlıurfa ve Diyarbakır illeri arasında kurulmuştur.
Tüm bölgenin su ihtiyacına cevap vermeye çalışan baraj gölünün 817 km²’ yüzölçümü, 48,5 milyar m³’ su hacmi vardır.
Ayrıca Urfa ve çevresinde doğal güzellikleri nedeniyle özellikle gezilmesi gereken tarihi kentler
Urfa’ya 88 km uzaklıkta Roma devri kalıntılarıyla dikkat çeken Şuayb- Özkent Köyü kalıntıları, 73 km. uzaklıkta, 1.ve 2. yy.’da Süryanilerin yerleşim yeri ve mabetleri olanSoğmatar- Yağmurlu Köyü ile Baş tanrı Marilaha ve gezegenlere adanan mabetlerin olduğu açık hava şeklindeki Soğmatar Ören Yeri, insanlık tarihinin en iyi korunabilen 1.80 boyunda, gözleri siyah obsidyen, vücuduna V şeklinde kolye çizilen, çıplak ve elleri önde birleştirilmiş, alt kısmı U şekli verilmiş, Balıklıgöl yakınında bulunan, çanak çömleksiz- neolitik döneme ait kireçtaşından yapılan Urfa Adamı- Balıklıgöl Heykeli ve Göbeklitepebaşta olmak üzere bölgede yer alan önemli antik kent ve tepelerden Akarçay Tepe, içinde konut kalıntıları, 2.35 m yükseklikte 12 dikilitaş, taş kap üzerinde 2 insan heykeli, hayvan, kuş ve yılan heykelleri ve 14 x14 boyutlarında 29 yapı bulunan, dışı duvarlarla çevrili, tabanları su geçirmeyen sönmüş kireçtaşıyla- terazzo kaplı ilk tapınakların öncüsü Göbeklitepe- Hilvan- Nevali Çori Antik Kenti,Urfa’ya 4 km. uzaklıkta, yontma taş dönemine aitÇayönüdenilen aletler, kireçtaşı heykellerin bulunduğu, neolitik dönem çiftçi köy yerleşkesi Gürcü Tepe, fıstıklı, neolitik dönem özellikleri çok sayıda kireçtaşından konut, kabartma, heykel kalıntıya sahip Hacınebi ve 31 m. yükseklikte, 2.5 hektar içinde MÖ 3500 – MS 13. yy. son kalkolitikten Orta Çağa kadar yaşam alanı olanBirecik- Zeytinlibahçe höyükleri, ticaret yolu üzerinde ilk Tunç çağından Roma dönemine kadar kullanılan içinde çok sayıda anıt, kap, takı eşyaları ve 205 taş sandukalı baraj altında kalan Bozova- Lidar höyük, Şadi, Tilbeş, Kurban, Harabebezikan höyükleri, MÖ 8000 neolitik, ilk kalkolitik dönemden Halaf kültür evresini içine alan Fırat’ın doğu kıyısı içinde taş temelli, kerpiç duvarlı çok odalı konutlarda boyalı ve bezeli kap – kacak, Fırat taşkınıyla yıkılan Birecik- Mezraa- Teleillat , MÖ 3000 çevrede yaşayanların yürüyerek ulaşabildiği, içinde havuz, kurban çukuru, merdivenli kuyu, üç anıtsal mezar, yüze yakın pişmiş kabın bulunduğu yeraltı mezarları, ölü bakım evi, yüksek ve kerpiçten ilk teraslar, hayvan kemikleri, arpa kalıntılı ile Birecik- Gre Virike, Surtepe, MÖ3000- MÖ 2100 Harran Ovası- Balih Vadisi’nde ticaret yolu üzerinde 22 m yükseklikte 3.3 hektar höyük ve 33 hektarlık, 3 m yükseklikte taş temelli, kerpiç surlu aşağı kentin içinde avlulu, bazıları 1500 m2, iki kanatlı çok odalı, bodrum mezarlı konutları olanBozova- Titriş, MÖ 4000 güney Mezopotamya’dan kuzeye ticaretin izlerini taşıyan son kalkolitik- Uruk kültürü ile ilk Tunç Çağı dönemlerinde son derece aktif 2 m kalınlıktaki surla çevrili 100 x 40 alana içinde konut, ambar, işliklerin bulunduğu boyalı ve bezemeli damga mühürler, çakmaktaşı orak bıçakları, devrik ağızlı konik kaseler, emzikli çömlekler, Uruk şişeleri ile kırmızı, gri astarlı kapların görüldüğü Hassek Höyük, MÖ 8000 – MÖ 7000 neolitik dönem, iyi korunmuş ızgara ve hücre planlı, geniş odalı yapıları ile etrafı avlulu konut mimarisiyle dikkat çeken, yabani bitki toplayıp, avcılık yapan insanların hayvancılıkla beslendiği bilinen, obsidyen en eski basit köy yerleşimi, çakmaktaşı kaynakları ve kireçli oluşumlara sahip alçak iki tepeden oluşan Birecik -Akarçay Tepe-Höyük, Harran Ovası’nın kuzeyinde, son neolitik Hassuna ve Samarra kültürün izlerini gösteren, dinsel özgün mimariye sahip kerpiç duvarlı, yuvarlak planlı yapılara sahip kalkolitik dönemde aşağı kent ve kent dışı yaşamla hızla gelişen, tarım ve çiftçilikle öne çıkan 100 hektarlık Halaf yerleşimi tarihi MÖ 5000 – MÖ 3000 yıllarına giden Kazane- Uğurcuk Antik Kenti, Siverek ve Nusaybin yakınlarında 5 tabakada, ilk ve son Halaf kültürünün izlerini taşıyan tabanı bazalt ve çatısındaki kubbesi kerpiç tuğladan örülü dörtgen giriş odalı, yuvarlak planlı kubbeli, içinde ocak ve erzak depolarıyla dikkat çeken mimari yapılar ile kırmızı, siyah boyalı, bezemeli kaplar, evcil hayvan kemikleriyle bugün baraj altında kalan yakınlarında Çavi Tarlası,epi- paleolitikten neolitik döneme ait çok sayıda çakmaktaşı ilkel alet-mikrolit, ahşap, kemik ve boynuz sapları bulunan yaklaşık 14 bin yıl öncesine tarihlenen Bozova- Biris Mezarlığı ile MÖ 4 bin Uruk kültürünü yansıtanSöğüt tarlaları, Mezraa Teleilat, Apemia, Tek Tek dağları ile Viranşehir Ovası’nda neolitik döneme ait yontma taş, sürme taş ve kemik aletlerle yapılan dörtgen planlı 8-10 sıralı taşla örülen duvarlı yapı ile halka parçaları, idoller, figürler, na-tamam heykeller, işlenmiş bezeme, kireçtaşı ve kemik buluntuları, boncuk örnekleri, kireçtaşı, magmatik labradorit, serpantin, yeşim taşı, mermer gibi farklı kayaçlardan yapılan yuvarlak, dörtgen ve kare hayvan figürlerinin bulunduğu Sefertepe, Urfa merkeze 55 km uzaklıkta Tektek dağları Milli Parkı içinde MÖ 9400- MÖ 8200 döneme rastgelen katmanlarla ana kayaya oyulu anıtsal yapılar, 2 m civarında yüksekliği olan 11 dikilitaş, 4 fallus şekilli dikme, taş heykeller ve çok sayıda kalıntıda kullanılan malzeme, işçilik açısından dönemin mimari, sosyo-ekonomik yaşamın belirgin özelliklerini gösteren Karahantepe ile Şuayip kentine giden yolda, paleolitik çağda su kaynakları yakınında meyve, yemiş, ot, kök ve yumruların yetiştiği mevsimlere ve avlayabildikleri hayvanlara göre göçebe bir yaşam süren, sığınma yeri, araştırmalarla taş, kemik, ağaç, hayvan postları vb. bulunan mağaralarıyla Kayaaltı Sığınağı, MÖ 9000 neolitik dönem ait kireçtaşı tepelerinden 700 m yükseklikte birinde 80 x 370 cm İnsan, leopar, boğa kabartmaları, konutlar, yuvarlak, dörtgen, kare yapılar, T biçimli dikilitaşları ile Sayburç, kent merkezine yakın bir tepede Nemrud Tahtı,mesire yerleri olarak yararlanılan Aynızeliha, Halilürrahman gölleri, Karaköprüyakınında doğal ortamlar ile Direkli Dereside mutlaka Urfa ve çevresinde görülmesi gereken yerler olarak sayılabilir.
