MERSİN (İçel)

Coğrafi;

Mersin’de Gezilecek Yerlerin Adlarını Arama Motoruna Yazınız; Arkeoloji Müzesi, Deniz Müzesi, Eski Cami, Ulu Cami, Muğdat Cami, İtalyan Katolik Kilisesi-Katedral,Mersin – Bezm-i Âlem Valide Çeşmesi, Dikilitaş, Gözne Kalesi, Yumuktepe (Zephyrium) Antik Kenti ,Pompeipolis- Soloi, Solipolis- Soli ve Viranşehir , Erdemli- Kanlıdivane (Neopolis- Kanytella- Conytelis),Silifke- Uzuncaburç (Diokaiseria-Diocaesarea -Tanrı İmparator Kenti),Erdemli- Kızkalesi (Deniz Kalesi- Corycus- Korikos- Korykos) ,Erdemli-Adam Kayalar ve Kanyonu,Silifke( Selefkis- Selevkia- Seleukeia ad Kalykadnos ),Silifke- Uzuncaburç (Diokaiseria-Diocaesarea -Tanrı İmparator Kenti),

MÖ 315- MÖ 245 yılında Mersin-Soli doğumlu, Tarsus’da yaşayan ünlü Gökbilimci Aratos, “Phainomena- Gök Olayları” adlı yapıtında şöyle yazar; “Eğer Güneş bulutsuz batı yönünde denizde batarken veya yanında kırmızı renkli bulutlar varken batarsa yarın yağmur yağacak diye korkmayın. Eğer sabahleyin gökyüzü kırmızıysa o gün çobanların mutlu günüdür.?

Farklı çağ ve yıllarda -palezoyik 543 milyon yıl önce, Mezozoik 248 milyon yıl önce, Senozoik 65 milyon yıl önce- oluşan bölge ve volkanik, granit, gnays ve mikasişt dağlar, kayalar içinde genç dağlar kategorisindeki Torosların Batı ve Orta bölümünde  yer alan Mersin, batı-doğu yönünde uzanan bir ildir. Jeolojik havza içinde dağların oluşturduğu Astım, Gilindere mağaraları, Sorgun, Lamas, Göksu, Sason, kanyonları, Kızkalesi, Şeytan Deresi, Göksu, Kayacı vadileri bulunmaktadır.

İlin Silifke, Mut, Anamur, Gülnar ve Mut ilçelerinin büyük çoğunluğunu içine alan Torosların doğuya doğru gittikçe denizden uzaklaştığı ve düzlük alanlarının arttığı görülür. Mersin ve Tarsus bu düzlük kısımda yer alır. 

Toroslarda ulaşımı sağlayan önemli geçitler de –1050 m Gülek Boğazı, Göksu Vadisi üzerinde Sertavul Geçidi– il sınırları içinde yer alır.

Komşular; Adana, Antalya, Karaman, Konya ve Niğde illeriyle komşu olan Mersin’in güneyinde Akdeniz vardır.

Yüzölçümü;15.853 km2 alanıyla Mersin ili Türkiye topraklarının yaklaşık % 0,49’unu oluşturmaktadır.  

İlçeler; Mersin’in Akdeniz, Aydıncık, Bozyazı, Mezitli, Yenişehir, Toroslar, Anamur, Silifke, Tarsus, Çamlıyayla, Erdemli, Gülnar, Mut olmak üzere toplam 13 tane ilçesi bulunmaktadır.

İklim; Kent merkezi ve kıyı ilçelerinde tipik Akdeniz iklimi –yazları sıcak, aşırı nemli, kışları ılık ve yağışlı-  hüküm sürerken dağ ve yaylalara çıkıldıkça iklimin sertleşmeye başladığı- daha serin, kışlar daha yağışlı ve soğuk– görülmektedir. 

Bitki Örtüsü; Yüzölçümünün % 87’sini dağlar- batı ve orta Toroslar-oluşturmaktadır. 608 km kara sınırı bulunan ilin güneyi tamamen 321 km Akdeniz kıyı şeridi ile çevirlidir.

Kıyılarda Akdeniz tipi bitki örtüsü maki yaygın iken % 54’lük ormanlık alanı içine alan yükseklerde iğne yapraklı ağaçlar bulunmaktadır.

Adını bölgede yetişen Murt adında siyah beyaz meyveli Mersin ağacından alan Mersin’in Göksu, Lemas, Berdan, Alata ve Tarsus ırmaklarıyla sulanan verimli toprağında kıyı boyunca  özellikle narenciye -mandalina, portakal, limon vb.- ürünleri yetiştirilmektedir.

Ulaşım; 19. yy. ortalarında dahi bir köy olan Mersin, 1886 yılında Adana- Mersin demiryolu açıldıktan sonra hızla kentleşmeye başlamıştır.  

Günümüzde yenilenen karayolu ve otoban ile Mersin ve ilçelerinin tamamına kolayca ulaşılır.

Her tonajda gemi için uygun uluslararası kapasitedeki limanı ile Mersin, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun ticaret kapısıdır. 

İstanbul ve İzmir’den sonra ülkenin üçüncü büyük limanına sahip  Mersin’in ilçesi Silifke- Taşucu’ndan Kıbrıs’a düzenli feribot seferleri de yapmaktadır.

2023 yılında Tarsus-Yenice’ye yapılan Çukurova Havalimanı ile Mersin’e havayoluyla da ulaşım daha kolaylaşmıştır. 

Tarihi; 

Coğrafi konumuna göre ; Dağlık (Trakhela-Korakesion (Alanya) Soloi -Pompeiopolis’e (Viranşehir) ve Ovalık (Pedias- Soloi -Pompeiopolis’e (Viranşehir)- Aleksandreia, İskenderun) Kilikya Bölgesi içinde yer alan Mersin, Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden biridir. 

Heredot’a göre ; ilk yerleşimi oluşturan Fenikeli kahramanın Kiliks’den dolayı Kilikya olarak adlandırılan bölgenin en önemli yerleşkelerinden Mersin’in tarihi MÖ 10 bin- MÖ 7000- MÖ 6200 Neolitik (cilalı taş) devirden başlayıp MÖ 4500 Kalkolitik (bakır çağı) dönemden geçerek günümüze uzanmaktadır. 

Mezopotamya’dan gelen tarım-hayvancılık ile uğraşan toplulukların MÖ 7000 bin başlarında Kilikya Bölgesi içinde yer alan Yumuktepe’den başlayarak Anadolu içlerine yayıldıkları varsayılır.

Kentteki ilk sürekli yerleşimin Neolitik dönemde Tarsus-Gözlükule Höyüğü ve daha çok deniz yoluyla batıyla ilişki kuran Mersin-Yumuktepe civarında olduğu yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Bu döneme ait evcil hayvanlar ( koyun, keçi, domuz, sığır vb.) bitkiler (çeşitli buğday, arpa, fava, nohut ve mercimek vb.) bulunmuştur. Daha sonra doğu ile batıyı birbirine bağlayan önemli geçtilerin -Sertavul ve Gülek üzerinde olduğu için Mersin, hızla geliştiği görülür.

Bu dönemde köy tipi yerleşimin olduğu kazılardaki çanak- çömlek parçaları, seramiklerden anlaşılmaktadır. Ayrıca ahşap ve çamur kullanılarak temelsiz binaların arasında çok sayıda bakliyat siloları, ocaklar, çalışma alanları ve mezar kalıntılarına da rastlanmıştır.

MÖ 5000 -MÖ 2000 Kalkolitik ve MÖ 3200-1200 (Bronz)Tunç çağlarında kalın sur duvarlarının içinde yaşayan nüfusun hızla artarak yerleşim yerlerinin çeşitlenip genişlediği saptanan Mersin ve çevresinde bu döneme ait çok sayıda erimiş bakır aletler (balta, keser, iğne vb.) bulunmuştur. Bu durum il ve çevresinde Anadolu kültürünü meydana getiren pek çok uygarlığın  yaşadığını göstermektedir.

MÖ 1600 yıllarında Hitit kaynaklarında bölgeden Adaniye (Ovalık Kilikya) ve Chalaka (Dağlık Kilikya) olarak bahsedildiği, Çukurova halkının Hurri kökenli ve Hitit etkisinde olduğu belirlenmiştir. Ayrıca yine aynı kaynaklarda Yumuktepe ve Kizzuwatna adları da geçmektedir.

Hititler döneminde olduğu gibi önemli bir geçit olan Mersin, Asur, Babil, Pers, Makedon-Helen ve sonraki dönemler hatta günümüz de dahi aynı önemini sürdürür.

Demir Çağı’nda MÖ 1450- MÖ 1200 yılları arasında Luvi (Azatiwadaya) ve Hurrilerden oluşan Hititlerin dini kolu sayılan Kizzuwatna uygarlığının Kue adıyla kurduğu kent zamanla Kilikya olarak anılmaya başlamıştır. 

Bu döneme ait Karatepe-Aslantaş’ta bulunan Luvice ve  Fenike alfabesiyle yazılan iki dilli yazıttan bölgeye yeni halkaların geldiğini anlaşılmaktadır.

Bölgeyle beraber Mersin’de MÖ 8. yy.’da Asur- Ninovalıların varlık gösterdikleri ve Kral III. Salmanasar’a vergi ödedikleri bilinmektedir. MÖ 7. yy.’dan itibaren Asur’un Que eyaletine dönüşen bölge ve Mersin MÖ 738 Tiglatpileser döneminde Tuwanuwa (Tyana) kralı Warpalawas Asur’a vergi verirmiştir. Ancak III.Sargon döneminde vergiyi Asur’un Kilikya valisine ödemişlerdir. 

Kent ve çevresi MÖ 612 yılından sonra Anadolu’yu alan Medlerin yönetimine geçmiştir. 28 Mayıs MÖ 585 yılında güneş tutulmasını gören Lidyalılarla savaşan Medler, Babil ve Kilikyalıların da etkisiyle barış antlaşması yapmışlardır. 

MÖ 528 Pers, MÖ 527 Yunanlıların varlık gösterdiği kenti MÖ 333 yılında Büyük İskender, Akhamenid Kralı III. Dareios’u Dörtyol- İssos’da  yenerek alınca Anadolu’da Perslerin egemenliği son bulmuş ülkeye Helen kültürü yayılmaya başlamıştır.

Silifke- Sarıaydın Köyü yakınlarında bulunan MÖ 4. yy. Akamenid dönemine ait Aramice yazıt, Kilikia bölgesinin politik çeşitliliğini göstermektedir.

Helenistik ve Yunan döneminde Zephyrion olarak adlandırılan Mersin’in yerleşim yeri bugünkü Yumuktepe içindeki Zephrium- Zephyrion- Zephrium antik kenti yakınlarına kaymıştır. 

Kentin çeşitli bölgelerinde yapılan kazılarda Mezitli’de MÖ 3. ve MÖ 2. yy.’a ait 4 m derinliğinde, 4.90 m genişliğinde kare planlı mezar odaları, MÖ 5. yy. 22 cm’lik meander, palmet, sarımsak desenli 15 lekythos (parfüm ve yağ için yapılan testi),1 alabastron (ayaksız kulpsuz kap) , 2 phyksis, 2 kase, 1 kulplu testi ve 1 amphora (iki kulplu kap) bulunmuştur.

MÖ 68 yılında bölgede artan korsan saldırılarından kenti korumak için (Kilikya Trakheia) Dağlık Kilikia’ya Romalılar seferler düzenler. Senato, bölgeyi Roma eyaleti ve (Provincia militarist, askeri bölge) Tarsus’u da başkent yapar. Böylece doğrudan Roma’ya bağlanan bölge ve kente düzenli olarak Roma valileri atanır. MÖ 51 yılında ünlü filozof ve hatip Cicero, Kilikya, Pisidia, Pamphylia ve Kıbrıs prokonsülü olarak atanır.

MS 1. yy.’a kadar Dağlık Kilikia’daki bu yarı otonom sistem Olba Zeus rahipleri tarafından devam ettirildi.Özellikle Olba’daki ünlü sülale Tiran Zenophanes’in kızı Aba, Antonius ve Kleopatra’nın yardımıyla evlilik yoluyla güçlenir. MS 2. yy.’dan sonra Kilikya bölgesinde imar faaliyetleri artarak kıyılardan büyük ve zengin kentler kurulur.  

MS 9-79 İmparator Vespasianus Augustus (Manavgat) Melas -(Ovalık ya da Düzlük Kilikya) Pedias arasında sahil yolu açar, (Kalykadnos) Göksu Nehri üzerinde 77 yılında köprü yaptırır. 

Bu dönemden sonra hızla genişlemeye başlayan Mersin’in sınırları, Romalılar zamanında Pompeipolis- Viranşehir’e kadar uzanır ve (Diocaesarea) Uzuncaburç’ta anıtsal yapılar öne çıkar. Ayrıca (Kanytellis) Kanlıdivane’de 2. ve 3.yy.’a ait çok sayıda yazıt ve mezar anıtı bulunması bölgenin gelişmişliğini ve artan nüfusunu belgelemektedir.

661-750 Emevi ve 750-1258 Abbasilerin de bir süre varlık gösterdiği Mersin’e bu dönemin ardından Türk kabileleri gelmeye başlamışlar. 

7. yy.’da  Arap istilaları ile oldukça harap edilen kenti Muaviye 661 yılında ele geçirdi. 685- 960 yılları arasında Bizans ve Araplar arasında el değiştiren Mersin ve çevresi, 960 yılından sonra Bizans yönetimde girmiştir. 

Daha sonra 11. yy.’da Selçukluların eline geçen Mersin, 14. yy.’da Karamanoğulları ve 473 yılında Ramazanoğulları tarafından yönetilmiştir. 1250-1383 Memlukların idaresine geçen kent, 1516 yılında Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı toprağına katılmıştır.

Evliya Çelebi’ye göre; Mersin bir Türkmen kentidir. 19. yy.’ da kentte Türkistan’dan gelen Türk oymakları yaşamıştır.

Anadolu’nun pek çok kentinde olduğu gibi 1. Dünya Savaşı sırasında Mersin’de istila edilmiş, Kurtuluş Savaşı ile 3 Ocak 1922 yılında özgürlüğüne kavuşan kent 1924 yılında il olmuştur.

1933 yılında İçel adını alan kent,  2002 yılında yeniden Mersin olarak adlandırılmaya başlanmıştır. 

Mersin ve çevresinde tarihi ve doğal merkezler;

Mersin-Arkeoloji Müzesi;

Kentin çeşitli yerlerinden – MÖ 7000 yıllık Yumuktepe, Gözlükule, Soli, Elaiusse Sebaste, Kanytelis vb. – çeşitli dönemlere -bakır, tunç, demir çağları,Helen, Roma, Bizans dönemleri, Selçuklu, Karamanoğulları, Ramazanoğulları, Osmanlı- ait eserleri sergilemek için 1978 yılında açılan müze, 2017 yılında Yenişehir- Muğdat Cami yanına, Deniz Müzesi yanındaki modern binasına taşınmıştır. İlde yer alan 4 arkeoloji müzesinin -Tarsus, Silifke, Anamur- en büyüğü Arkeoloji Müzesi içinde etnografik eserler de sergilenmektedir. 

Bahçesiyle beraber yaklaşık 70 bin m2’lik alana yayılan iki katlı müzenin alt katında cilalı taş dönemi konutu (diorama), antik zeytinyağı atölyesi, amfora havuzu,Yumuktepe hu adlı kulübe ile üst katında çoğunluğu vitrinlerde 6095 arkeolojik eserin 1435’i adeti, 890 adet etnografik eser ve 24904 adet sikke, sikke, 440 mühür sergilenmektedir. Ayrıca binada 32464 eserlik bir kütüphane, çocuk oyun odası, satış reyonu da bulunmaktadır. 

Mersin-Deniz Müzesi;

Yenişehir İlçesi, Arkeoloji Müzesi bitişiğindeki Deniz Müzesi, son derece modern bir binada ülkedeki altı deniz müzesinden biri olarak 2010 yılında ziyarete açılmıştır.

Üç tarafı denizlerle çevrili bir Akdeniz kenti olan Mersin’e halka denizcilik kültürünü tanıtmak ve denizlerde yaşanan savaşları anlatan, üç ana sergi salonu-Barbaros, Nusret ve Açık Sergi Salonu- olan müzede Deniz Kuvvetlerinin tarihsel gelişimi de gözler önüne serilir.

Salonlarda, tekneler, batıklar, denizcilik malzemelerinin-gemi modelleri, çeşitli arma, silah, sancak, seyir ve denizci ekipmanları, torpidolar, mayınlar vb. -tablolar, amforalar, Atatürk’e ait eşyalar da sergilenmektedir.

Mersin- Eski Cami; 

1901 ve 1943 yıllarında onarım gören dikdörtgen planlı, ahşap çatılı, tek minareli cami, halen ibadete açıktır. 

İl merkezindeki diğer tarihi camiler; Müftü, Avniye, Hz. Mikdat- Muğdat camileri halen kentin önemli İslami yapılarıdır. 

Mersin- Ulu Cami;

Mersin merkezde yer alan ilin en büyük ve eski camilerinden olan Ulu Cami, 1898 yılında Sultan II. Abdülhamit döneminde yaptırılmıştır. 

Ancak bu cami oldukça yıprandığı için yerine daha büyük boyutlarda üç katlı, 2 bin kişilik ibadet yeri ve 400 kişilik konferans salonu ile modern bir cami yapılmıştır. 

Yapının içindeki rumi – hatai desenler, Kütahya çinileri, ahşaplar ve altın varaklı süslemeler dikkat çekmektedir.

Mersin- Muğdat (Hazreti Mikdad) Cami;

Yenişehir İlçesi’nde yer alan Mersin’in en büyük camisi,3000 m2’lik bir alanı kapsamaktadır. Modern cami mimarisine göre inşa edilen, 81 m yükseklikte 6 minareli caminin süslemeleri de geleneklere uygun olarak yapılmıştır. En alt katı marketlere kiraya verilen caminin kütüphanesi, konferans salonu, sağlık ocağı, taziye odası

Mersin- İtalyan Katolik (Katedral Kilisesi);

Mersin’in en işlek yerlerinden Uray caddesinde yer alan kilise, Sultan Abdülmecit tarafından verilen izinle 1853- 1898 yılları arasında yapılarak Capucins rahiplerinin yönetimine verilmiştir. 

Avlu içinde, kesme taştan yapılan kilisenin mimarisi ile süslemeleri dönem özelliklerini göstermektedir. 

Yanında bir de saat kulesi bulunan kilise Mersin ve çevresindeki sınırlı sayıda Katolik cemaatin ibadet ettiği önemli bir mekandır. 

1991 yılında Vatikan tarafından İtalyan Katolik- Katedral Kilisesi unvanı verilen kilise güney, güneydoğu, Karadeniz bölgeleriyle Suriye, Irak, İran ve Rusya’daki Katolik kiliselerine bağlanmıştır.

Mersin içindeki bir diğer önemli kilise de 1878 yılında bağışlarla inşa edilen Arap Ortodoks Kilisesi de ibadete açıktır.

Mersin – Bezm-i Âlem Valide Çeşmesi;

Kent merkezi, Çarşı içinde yer alan ve Mersin’in en eski İslam eseri olarak kabul edilen çeşme, 31. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid tarafından annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan için 1861 yılında deniz kenarında yaptırılmıştır. 

Sultan II. Mahmud’un eşi olan Bezm-i Âlem Valide Sultan’nın çeşmesi günümüzde Eski Cami yanında bulunmaktadır. 

Çeşmenin üzerinde ilgi çekici 6 satırlık mermer kitabe ve Sultan Abdülaziz tuğrası, üçgen alınlık ve payeler antik yapının bölgeye özgü mimarisini sergilemektedir. 

Çeşme, bugünkü halini 1964 ve 2009 yıllarında arasındaki onarımlarla almıştır.

Mersin- Dikilitaş Köyü- Dikilitaş;

Asur Kralı Asurbanibal için MÖ 7. yy.’da kendi adına dikildiği düşünülen Dikilitaş, kentin kuzeydoğusunda Dikilitaş Köyü yakınlarında, Roma yolu kenarında bulunmaktadır. 

Bu taşın adına Tevrat’ta da rastlanmaktadır.

Mersin- Gözne Kalesi;

Mersin’e 29 km uzaklıktaki Gözne beldesinde yüksek kayalar üzerine yapılan kaleden biri dört burçlu, dikdörtgen planlı, sivri kemerli, tonoz örtülü ve 5 adet ışık ve havalandırma deliği vardır. Diğeri 3 pencereli, iki kapılı, altıgen planlı, kule tipli iki farklı yapıdan oluşan kalenin Ortaçağ yapısı olduğu varsayılmaktadır. 

Gözne Kalesi, Belenkeşlik, Sinap ve Çandır kaleleriyle birlikte bölgede savunma, gözetleme ve korunma işlevini görmekteydi.  

Mersin- Yumuktepe (Zephyrium) Antik Kenti ;

Kıbrıs ve Toroslar arasında Çukurova’nın Mezopotamya girişinde yer alan Mersin-Yumuktepe ülkenin ve bölgenin en eski höyüklerden biridir. 

Kesintisiz 9000 ya da 8000 yıllık yerleşimin olduğu Yumuktepe’de yapılan kazılarda üst üste yığılarak 25 m yüksekliğinde 33 yaşam tabakası bulunmuştur.

Ana yollar üzerindeki Yumuktepe’de çağlar boyunca ticari, kültürel alışveriş olmuştur. MÖ 7000- MÖ 5000 neolitik döneme (cilalı taş) ait 4 tabakada ilk tarım faaliyetlerinin yapıldığı, ürünlerin silolarda saklandığı evcil hayvanlar, koyun, keçi domuz ve sığırın beslendiği belirlenmiştir. Ayrıca kazılarda renkli, iyi pişmiş çanak-çömlekler ortaya çıkarılmış ve hoker gömme mezarlarına da rastlanmıştır. 

İncir ile zeytinin anavatanı olduğu üzümün ise MÖ 7000 yıllarında kente geldiği yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır. 

Kazılarda MÖ 5000- MÖ 4500 yılları arasında teraslar üzerinde evlerin yapıldığı ve dünyanın ilk kalesi kabul edilen yapının surlarla çevrildiği belirlenmiştir. Kalede prehistorik döneme ait taş ve polikrom (çok renkli) seramikler, volkan camından (obsidyen) ve erimiş bakırdan yapılan aletler ile balta, keser, iğne gibi araç- gereçlerin yanında  pek çok değerli buluntu ortaya çıkarılmıştır.

Ayrıca yine bu dönemde Yumuktepe’de teknolojik gelişme sayılan aletler ile ilk toplum hiyerarşisinin ortaya çıktığına dair da buluntulara da rastlanmıştır.

Tunç (bronz) çağında Yumuktepe halkının MÖ 3000- MÖ 1200 yıllarında Hitit etkisinin altında Kizzuwatna Devleti’ne ait bir yerleşim yeri iken kendi ürettikleri yanında dışarıdan gelen eşyaları kullandıkları bilinmektedir. 

Bu ticari eşyalar; içki kapları( depaslar), meyve kaseleri ve mezar odaları, zeytin, üzüm gibi tarım ürünleri, evcil hayvan kalıntıları  ile döneme ait faaliyet izlerine III. ve IV. tabakada rastlanmıştır.

Mersin ve Yumuktepe MÖ 1200 yıllarında Mısır’dan gelen kavimlerden Asurlular ile batıdan gelen denizci halklar (koloniler) tarafından tahrip edilerek el değiştirmiştir.

MÖ 1150- MÖ 500 Demir çağı dönemindeYunan, Kıbrıs, Fenike izleri ticari ve kültürel yaşam üzerinde etkili olmuştur. Aynı süreçte Helen etkisi amforalara yansırken kuru erzak, şarap ve zeytinyağı ticaretinin yine bu dönemde arttığı da belirlenmiştir. Ticaretin Kıbrıs, Kuzey Suriye, Ege ve Yunan adaları arasında yoğunlaştığı eldeki belgelerden anlaşılmaktadır.

Erken Roma döneminde kente Şafak Tanrıçası Eos’un (Arora) çoçuklarından biri Zephyrios’dan dolayı anlamı meltemlik (batı rüzgarı) olan Zephyrium denilmiş. 

MÖ 1200 yılına kadar tüm kenti koruyan surların yapıldığı Kalkolitik döneminden Hititlere sonrasında Bizans’a kadar etrafı surlala çevrili Yumuktepe’nin 10 km güneyindeki komşusu Solipolis deniz ticaretinde öne çıkınca eski önemini yitirmiş ancak kalesi ortaçağa kadar kullanılmıştır.

Zephyrium’a ait Horasan duvar kalıntıları, mermer aslan başı, mermer sütunlar, sütun başları ve Yumuktepe’de çıkarılan diğer eserler Mersin ve Adana müzelerinde sergilenmektedir.

Daha sonra Roma  imparatoru Hadrian tarafından kentin adı Hadrianapolis olarak değiştirilmiştir.

Kıyılara görkemli anıtlar yaptırmayı seven Romalılar zamanında Yumuktepe’nin bir köy yerleşimi olarak kaldığı dikkat çekmektedir.  

Ortaçağda  MS 1000-1300 yılları arasında surlarla çevrili bir köy olan Yumuktepe’de bu döneme ait yol kalıntıları ve özensiz mimari eserlere rastlanmıştır.

Doğu Roma- Bizans döneminde ekmeklik buğday ve diğer buğday türleriyle incirin kurutulup yoğun tüketildiği belirlenmiştir. Ayrıca bakla, kiraz, vişne, nar ve badem de dönemin en çok tüketilen ürünleri olarak kayda geçmiştir.

Daha sonra bölge ve kente gelen Hıristiyanlık ardından İslami dönemlere ait kalıntılar da yerleşim yerinde bulunmuştur. 

Kentte, Osmanlı Dönemi 1870 yılına ait salnameler (yıllık) bulunmuştur. Bu yıllıklarda Fransa, İngiltere, Mısır ve Rusya’ya darı, pirinç, pırasa, tütün, soğan, patates, ceviz, kavun, karpuz, ayva, armut, şeftali, limon ve portakal gönderildiği öğrenilmektedir.

Ayrıca kentte Arap istilalarıyla ve sonraki dönemde bölgeye gelen 10. ve 13. yy. da Müslüman kültüre ait izlere 3 tabakada rastlanmıştır.

Pompeipolis- Soloi, Solipolis- Soli ve Viranşehir  ; 

MÖ 315- MÖ 245 yılında Mersin- Soli doğumlu, Tarsus’da yaşayan ünlü Gökbilimci, 48 takım yıldızını tanımlayan Aratos, “Phainomena-Gök Olayları” adlı 1154  satırlı, şiir gibi kaleme aldığı  kitabında şöyle yazar; “Eğer Güneş bulutsuz batı yönünde denizde batarken veya yanında kırmızı renkli bulutlar varken batarsa yarın yağmur yağacak diye korkmayın.Eğer sabahleyin gökyüzü kırmızıysa o gün çobanların mutlu günüdür.?

Mersin’in Mezitli ilçesinde, anlamı güneş olan Soli’nin MÖ 700 yıllarında Rodos’tan gelen ve güneşe tapan Dorlar tarafından kurulduğuna dair görüşler olsa da son yıllardaki kazılarda ele geçen belgelerden yerleşim yerinin tarihinin MÖ 2000 Hitit dönemine kadar gittiği saptanmıştır.

Hititler zamanında adının Ura ya da Ellipra olduğu varsayılan Soli, Kizzuwatna Krallığı’nın batı kısmında yer almaktaydı.

MÖ 1500 yıllarında Soli’nin etrafı kazamatlı (kasa tipi) sur duvarlarıyla çevriliydi. Bu da yerleşim yerinin önemini ve yoğunluğunu göstermektedir. 

Ayrıca MÖ 1500- MÖ 1400 ve MÖ 1300’lü yıllara ait çeşitli yazılı kaynaklarda halen Berlin Müzesi’nde sergilenen Luvice adlar, Targasna Beyi’nin kulp baskısı, asker Parnapi ile Muvazzi’nin mühür baskıları ve yakma küp mezarları Soli’nin geniş ve gelişmiş bir kent olduğunu düşündürmektedir. 

Bu döneme ait renkli, kulplu, baskılı, ip, kafes ve dalga bezemeli kaplar ile kırmızı matara ve şişe, kol şeklindeki kaplar, pişmiş toprak damga mühür, bulla (yuvarlak mühür) ve höyük tabakası, madencilik yapıldığının kanıtı kumtaşı maden kapları bölgede bulunan çok değerli  tarihi belgelerdir.

Kurulumundan itibaren önemli bir liman kenti olan Soli’de 200 m aralıkla uzunlukları 160 m, derinliği 23 m iki dalgakıran ve liman kalıntıları arasında uzunlukları 160 cm, enleri 60 cm ve derinlikleri  60 m olan kalker blokları tutturan demir perçinlerin izleri halen görülmektedir. Liman kazılarında ortaya çıkan buluntular-mimari parçalar, amphoralar, kandiller, dokuma ağırlıkları, ters cota atıklar, ocaklar, Bes figürü (saray personeli heykeli, bir adet skarebeus vb. – dönem ve kent hakkındaki paha biçilmez parçalardır. Soli limanından bu dönemde de zeytinyağı ticareti, kereste, madenlerin, askeri malzemelerin ulaşımı için kullanılmaktaydı.

Yine kazılarda MÖ 700- MÖ 600 yıllarına ait yöreye özgü ve Kıbrıs’da da üretilen seramikler ile Helenistik Tanrıça Kibele kalıplarının bulunması kentin Yunan kültürü ve Kıbrıs ile ilişkisini düşündürmektedir. 

MÖ 2000- MÖ 1000- MÖ 600 yıllarını içini alan ve 500’lü yıllarda özerkliği bilinen Soli, Pers döneminde de önemli bir yerleşim yeri idi. Persleri MÖ 333 yılında İssos Savaşı ile yıkan Büyük İskender, tapınak yapılsın diye kente bir miktar para da bağışlamıştır.

Bu dönemde bölgeye yayılan Helen Kültürü İskender’den sonra da devam etmiştir. İskender’in ardından MÖ 323 yılında komutanlarından Seleukoslara ve Ptolemaioslar tarafından çatışmalara neden olan Soli, MÖ 261-MÖ 240, II. Antiochos Teos zamanına kadar Ptolemaioslar’ın yönetiminde kalmıştır.

Soli’nin Helen döneminde Yunanca Yağlı Çay anlamındaki Liparis-Liparos Nehri’nden şifa bulunduğu ve çekirdeksiz narlarıyla ünlü olduğu da kayıtlarda geçmektedir.

MÖ 197 yılında III. Antiochos, Akdeniz sahilindeki Kilikya topraklarını alınca Soli’de Seleukosluların eline geçmiş ancak MÖ 100’lü yıllarda zayıflayan krallıkla beraber Soli içinde zor günler geçirmiştir. Özellikle Ermeni Krallığı tarafından yağmalanan kent ve çevresinde yaşayan halk Kral Tigranes tarafından göçe zorlanmıştır. Bu dönem ve sonrasında korsan istilaları, esir ticareti, yağmacılık ile yıpranan Soli, Roma dönemiyle nefes almaya başlamıştır.

MÖ 130 yılında İmparator Hadrianus, Anadolu gezisi sırasında Roma eyaleti, Kilikya kenti Soli’ye uğrayıp para yardımında bulunmuştur. 

MÖ 106 -MÖ 48 Roma İmparatoru General Pompeius Akdeniz sahilinde ve dağlık Kilikya’daki korsan gemilerine el koymuş, Soli gibi nüfusu azalan kentlere bu korsanları yerleştirip yeniden inşa ettirmiş, kentin adını da Pompeipolis- Pompeius’un Kenti olarak değiştirmiştir.

MÖ 70 yılında kentin önüne yeni bir liman yaptırılmış ve kentin gelişimi sağlanmıştır. Bu limandan geriye1.ya da 2. yy.’a ait 33 tanesi kalan Korint başlıklı 200 sütunu olan, 360 m uzunluğunda, 15-30 m genişliğinde galerili büyük bir çarşı (cardo Maximus) bulunmaktaydı.

Yunan-Helen ve Roma Dönemi’nde kentte önemli kişilerin- MÖ 361- MÖ 262 Komedi Şairi Philemenos, filozof MÖ 280-MÖ 205 Chrysippos, matematikçi ve astronom MÖ 310- MÖ 240 (MÖ 315-MÖ 245)  Aratos, filozof MÖ 106-MÖ 43 Cicero, filozof MÖ 74-MS 7 Anthenodoros, Pyromakhos ‘un öğrencisi heykeltraş Milan -Soli’de yaşadıkları bilinmektedir. 

MÖ 64- MÖ 24 Strabon’a göre; Soli, Akhaioslar, Argoslu ve Rodos-Lindos kolonileri, Pompenius Mela tarafından kurulan, Ovalık Kilikya (Kilikia Pedias) ve Pamphilia ile Dağlık Kilikya’nın (Kilikia Trakheia) en uç noktasıdır. İki Kilikya arasında sınır yerleşimi Soli’ye kadar uzanan yüksek dağlar denize dik olduğu için bu bölgede çok sayıda korunaklı liman-Selinos, Kadrous, Anemorium, Nagidos, Seton-Keton, Posideion, Salous, Myous, Kelenderis, Aphrodisias, Holmi-bulunmaktadır.

Bunlarla birlikte arkeolojik kazılarda Roma dönemine ait savunma kulesi platformları, yazıt parçaları, Aratos Mezar Anıtı, Nemesis Heykeli, Diyanisos, Pan ve Panter’in üçlü heykeli, Asklepios, yardımcısı Telesphoros, kızı Hygieia ve diğer heykeller, İmparator Balbinus Heykeli, 10×10 alanda içinde urne (kül kapları), amphoralar, pythos, larnaks, kiremit, lahit, toprak halka ait 50 mezarda ölü hediyeleri, pişmiş toprak ve cam koku kapları, boncuklar, sikkelerin bulunduğu mezarlığın sonunda münferit mezarlar, tapınak, saray, tiyatro, bir kaç duvar parçası görülebilen hamam, suyolları, liman kalıntıları da son derece dikkat çekici buluntulardır. 

Roma Dönemi’nde yeniden eski güzel günlerine dönen, 22 m yükseklikte, 300 m çapındaki tepe üzerine kurulu Soli Antik Kent kalıntıların çoğu Demir Çağ ve Roma dönemine aittir. 

Hıristiyanlık döneminde de Kilikya’ya bağlı önemli bir Piskoposluk merkezi olan Soli’nin sürekli tahribata uğraması sonucu bu döneme ait çok az sayıda seramik ve paye parçalarına rastlanmıştır.

Daha sonra 353 yılında çok şiddetli bir depremle ve 7. yy. Arap istilalarıyla zarar gören kente Viranşehir denilmeye başlanmıştır. 

19. yy. da kente gelen Avrupalı gezginler çok sayıda antik kalıntıdan- Kale köyünde bulunan tapınak yıkıntıların nekropol ve Kuyuluk’taki yeraltı mezarları-bahsederler. 

Halen antik kent Mersin’in sözde yeni binalarıyla adeta boğulmuş ve su kemerleri, höyük, Roma hamamı gibi kalıntılar yok olmak üzeredir. 

Erdemli- Kanlıdivane (Neopolis- Kanytella- Conytelis); 

Mersin’e 45- 50  km, Erdemli’ye 13 km  uzaklıkta Sandal, Lamos (Lamas)-Limonlu, Çanakçı ve Arıklı köylerinin arasında 142 m  uzunluğunda, 95 m eninde, 30 m -50 m derinliğindeki höyük, çevresi 413 m ile 12 bin m 2’lik büyük bir obruğun çevresinde kurulmuştur. İlk çağlardan beri kutsal kabul edilen, Toros Dağları’nda sıklıkla görülen karstik büyük obruklardan birinin çevresindeki antik kentte Hitit, Finike, Yunan, Roma ve Bizans dönemlerine ait çok sayıda kalıntı -nekropolis, lahitler, kabartmalı mezarlar, saraylar, tapınaklar, kuleler, sarnıçlar, caddeler vb.- bulunmaktadır. 

Kanlıdivane adı, yerleşim yerinin zeminini oluşturan kayanın kırmızı renginden ya da Türkmen divan-toplanma sözcüğünden aldığı söylense de antik adı Kanytelis’den geldiği daha gerçekli bir varsayımdır. 

Roma döneminde mezarlardaki çukurlara suçlular ile sakatların atılarak vahşi hayvanlara yem yapıldığı da söylenmektedir.

Olba Krallığı’nın dini merkezi antik kentte MÖ 2. yy. -MÖ 3. yy. ve MS 7. yy. arasında önemli bir yerleşim yeri idi.

Halen son derece güzel ve önemli antik kentte, Helenistik Kule; MÖ 3. yy. sonu MÖ 2. yy. başı dikdörtgen planlı, 3 odalı bir kulenin duvarlarında kabartma yazıtlar başta -Kral Tarkaris oğlu rahip kral Teukros yaptırmış ve Zeus Olbios’a adanmıştır vb. ile figürler dikkat çekmektedir. 

İmparator 408-450 II. Theodosius’un Neapolis adını verdiği kentte Bizans zamanında dört kilisenin yapılması obruk ve çevresinin Hıristiyanlık Dönemi’nde önemli bir dini merkez haline geldiği anlaşılmaktadır. 

12. yy. da bölge ile birlikte Ermeni Krallığı yönetimine girmesine karşın kent ve çevresinde bu döneme ait kalıntıya rastlanmamıştır.

Antik kent ve çevresinde 15. yy.’ dan günümüze Türkmenlerin bölgede varlık gösterdiği bilinmektedir.

Kabartmalar: Armaronzas ve Ailesinin Kabartması:

Obruğun güney duvarında MS 1. yy.’a ait 4 m genişlikte 22 m yükseklikteki bir nişte, yan yana ve ayakta üç kadın (ya da anne ve iki kızı) bir erkekten oluşan aile kabartması, yüksek bir kaidede bir kadın ve erkek kabartması görülmektedir.

Kabartmanın altındaki yazıt Hermias babası Armaronzas’ın, karısının ve çocuklarının heykellerini diktirdiğini bildirilmektedir. Ayrıca bu kabartmalara zarar verenin Zeus’a 1000 drahmi vermesi gerektiği de ifade edilmiştir.

Asker Kabartması: Obruğun kuzey cephesinde sağ elinde mızrak, sol elinde bir kılıç tutan “Trogomon” adlı asker kabartması görülür. Yazıtta bu anıtı askerin annesinin yaptırdığı belirtilmektedir.

Mezarlık- Nekropoller: 

Kenti saran 4.5 hektar alanda 3 mezarlık bulunmaktadır. Mezarlıkta özellikle 3 tapınak mezar dikkat çekmektedir.

Merdivenlerle inilen obruğun 1 km güneybatısında kaya kütlesi üstünde mezarda yatanların kabartmaları (yas tutan kadın, sağ eliyle başının üzerinden geçen chimationunu kavraması (bir kolu karnında diğerinin dirseği ona dayalı, eli çenenin yanında, başa kadar çekilen chimationun kenarından tutan kadın tiplerine verilen genel bir kavram) MÖ 1. yy.- MS 1. yy.-.Çanakçı Kaya Mezarları, podyum üzerinde, girişi tonozlu, dört köşesinde korint plaster başlıklı, Roma tapınak mimarisi görülmektedir.

Aba’nın Mezarı; MS 2. yy.- 3. yy. Olba Kraliçesi Aba kendisi ve kocası Arios adına  kentin en görkemli mezar anıtını (12x 4.22 m ölçülerinde  3.50 m yüksekliğinde ve yüksek podyumlu) yaptırdığı bilinmektedir.

Anıta eklenen yazıtta; “Ben Kalligonos ile Katraios’un kızı Aba, kocam Nikanor oğlu ve Arios torunu Arios’un ve çocuklarım Nikanor ile Arios’un varisleri olarak istiyorum ve emrediyorum ve vasiyet ediyorum ki Ariosu’un mezarına (ben) Aba dışında hiçbir kimse gömülmeyecektir. Aynı şekilde, benim ölümümden sonra da hiçbir kimse gömülmeyecektir. Buna aykırı davranan kişi Yeraltı Tanrıları’na karşı günah işlemiş olsun ve kendisi ve tüm soyu yok olsun; ayrıca efendimiz Caesar’ın hazinesine 10.000 denarius ve Augustusların şehrine 8.000 denarius ve Kanytelis yerleşmesi yerel yönetim birimine 2.500 denarius (ceza) ödesin. Yine vasiyet ediyorum ki benim ve kocamın verdiğimiz bu emirler ve yaptığımız bu düzenlemeler sonsuza kadar geçerli olsun ve kimse (bu yazıtı ?) kazımasın ve kazıyan kimse cezaya çarptırılsın.” yazmaktadır.

Eşsiz dış mimarisi tasarımı, önünde üç sütun görülen, içine dar bir kapı ve alçak bir bella ile girilen Üç Ayak Mezar Anıtı.

Kiliseler: Bizans İmparatoru II. Theodosius  burada kutsal bir Hıristiyanlık merkezi (Suriye Erken Hıristiyanlık) kurmak istemiştir. Bu amaçla kente Bizans Dönemi kilise özelliklerini taşıyan kliseler yaptırmıştır. 

Kiliselerden birinin sadece apsisi, diğer 5 kilisenin ve bir şapelin kalıntıları da kentte halen görülmektedir. Bu kalıntılardan ören yerinin varlıklı bir yerleşim yeri olduğuna kuşku yoktur. 

Kanlıdivane’den geriye kalabilen 15 zeytin atölyesi, setenler ( zeytini çekirdeğinden ayıran taş), pres yatakları, vida ağırlıkları, pres taşları, kırma tekneleri ve taşları galerileri, bezemeli sütun başlıkları 5. yy. sonu 6. yy. Kilikia ve İsauria Bölgesi’nin önemli yapıları içinde yer almaktadır.

Erdemli- Ayaş- Elaiussa Sebaste Antik Kenti;

Mersin’ e 50 km, Erdemli’ye 20 km uzaklıkta kıyıdan 200 m içeride, anlamı “zeytin yetiştiren” olan ve zamanla Ankara -Ayaşlı Türkmen yerleşimcilerden dolayı Ayaş adını alan Elaiussa, bölgenin ilk ve en önemli yerleşim yerlerinden biri idi. 

Günümüzde kayaya oyulmuş büyük sarnıcına merdivenle inilmesinden dolayı kente Merdivenlikuyu da denilmektedir.

Kurulum tarihi tam belirlenemese de ele geçen belgelerden kentte MÖ 1. yy. da sikke basılması, MÖ 36- MÖ 20 Kapadokya Kralı I. Archelaos’un yazlık başkenti olması Elaiussa Kenti’nin önemini ortaya koymaktadır. 

MÖ 63- MÖ 14 Roma İmparatoru Augustus, Elaiussa Kenti’ne hediye olarak yeni yerleşim yerleri vermiş bu yüzden ya da Kapadokya Kralı I. Archelaos’un adına atfen kente “muhterem-saygıdeğer” anlamında Sebaste adı da eklenmiştir.

Elaiussa Sebaste bu döneme ait 2 limanı, zengin ormanları, zeytinlikleri, zeytinyağı işlikleri, kara – deniz ulaşım ağı ve yoğun ticareti ile bölgenin en önemli kenti olduğu varsayılmaktadır.

72 yılına kadar Kommagene Kralı IV. Antiokhos’un denetiminde kalan kent ve bölge daha sonra Roma İmparatoru Vespasianus’un eline geçmiştir. 

MS 161-MS 192 Romalı Antonios Pius (Commodus) tarafından kutsal ve otonom (özgür kent) olarak ilan edilen Elaiussa’da özgürlüğünün işaretlerini yansıtan sikkelerin basıldığı kazılarda ele geçen buluntularla belgelenmiştir.

MS 2. yy.’a kadar Septimus Severus ve oğlu Caracalla için yazılmış yazıtlar kentteki gelişmişliği gösterirken bu tarihlerden sonra merkezi otoritenin azalması akınların ortaya çıkmasına neden olmuş, hatta Elaiussa’nın bir ara komşusu Korykos’un bir köyü olarak yalnızlaştırılmıştır.

Ancak 2. ve 3. yy. belgelerinden Elaiussa ile Korykos  arasında yoğun bir ticari ilişki ve rekabetin olması bu durumu kentin çabuk atlattığına yorumlanmaktadır.

MÖ 2. ve MÖ 1. yy. da Rhodos, Knidos, Kos, Khios, Pamphylia mühürlü amphora kulpları, Hermes, Helios Başı, üzüm salkımı, bitkisel motiflerin dikkat çektiği mallar ile dikdörtgen ve daire mühür alanları ile mühür baskıları bulunmuştur. Bu malların yanında ticaret yine aynı doğal limanlardan MS 2.- 3. -7.yy. kadar ticari, ekonomik gelişimin arttığı Elaiussa’dan Portekiz, Suriye-Filistin ve tüm Akdeniz havzasına mallar-şarap, üzüm, buğday, kabak, hurma, ceviz, fıstık, kimyon, sarımsak, marul, fasulye, fındık, balık, midye, yelken malzemeleri, yelken bezi, kereste, zeytinyağı, kil mineralleri, safran vb.- yollanmaktaydı. Ayrıca 5. ve 6.yy.’a ait bir yazıtta bölgede keçi, katır ve cilicium denilen yerel halıların ticaretinin de yapıldı ğı anlaşılmaktadır. Tüm bu mallar MÖ 3. yy.’dan başlayıp MS 7.yy.’a kadar Elaiussa ve Korikos limanlarından yapıldığı bölgedeki arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılmıştır.

Roma dönemi Hıristiyanlığın yayılma sürecinde de parlak günler yaşayan Elaiussa diğer yerleşim yerlerinin önüne geçerek Kilikya’nın en önemli kentlerinden olduğu da araştırmalardan anlaşılmaktadır. 

Bu dönem ile önceki ve sonraki dönemlere ait önemli kalıntılar; Zeus Tapınağı, 2. ve 3. yy. kalorifer sistemi olan bir hamam, girişinde binayı inşa ettiren kadınların sağlık dileklerinin yazıldığı mozaik yazıt, su kanalları, zeytinyağı işlikleri  ve balıkçılığın geliştiğine kanıt sayılan su yolları, su sarnıçları, Hıristiyanlık döneminde kiliseye çevrilen agora, kaya mezarların olduğu nekropolün Roma dönemi iyi korunmuş ev ya da tapınak şeklinde aile mezarları, sade, kayaya oyulmuş, kaideli lahit çeşitleri ile Anadolu’da o döneme kadar var olan en kalabalık Yahudi cemaatlerine ait Yahudi mezarıları gibi büyük ölçüdeki kalıntılar dışında pişmiş toprak kandiller, cam eşyalar, altın süs eşyaları, testiler, kaplar, fenerler, bronz kozmetik kutusu, ayna, toprak heykelcikler, ağırşaklar, kemik iğneler vb. gibi önemli bulgular Elaiussa Sebaste’nin önemini ve büyüklüğünü ortaya koymaktadır.

Ancak kent, 260 yılında Roma’yı yenen I. Shapur ile III. Pers İmparatorluğu olan Sasanilerin saldırısı sonucu yağmalanmaya başlamıştır. Romalılar kuleleri ve surları güçlendirmek için çizim yaptırdıkları geriye kalan belgelerden anlaşılsa da artan korsan saldırılarıyla Elaiussa Sebaste artık eski parlak günlerine bir daha geri dönememiştir. 4.ve 5. yy.’ dan sonra kent terk edilmeye başlanmış, 6. yy.’da Bizanslılar kenti yeni yapılarla- ticari ve resmi binalar, konutlar, kilise yapıları, 5.-6.yy. adanın kuzey burnunda 3 nefli, 1 apsisli, parmaklıklarla sınırlı bir bazilika, mozaik tabanlı hamam ve surlara eklemeler vb.- destekleyerek Elaiussa Sebaste’yi iyileştirmeye çalıştığı yine kalıntılarda görülmektedir.

Ama 6. yy.’dan sonra kenteki deprem binalara oldukça zarar verdiği belirlenmiştir. 7.yy.’dan sonra da liman ve kenti kumullarla örtmüş, bölgede Korikos Kenti öne çıkmaya başlamıştır. 

Erdemli- Kızkalesi (Deniz Kalesi- Corycus- Korikos- Korykos) ; 

Mersin’e 60 km, Silifke’ye 25 km uzaklıktaki Kızkalesi- Ayaş ve Narlıkuyu köyleri arasında yer alan Korikos Antik Kenti tarihin babası, Herodotos’a göre; MÖ 4. yy. Kıbrıslı Şövalye ya da Prens Gerikos (Gorgos) tarafından kurulmuştur. Adada halen görülen bir kitabeye göre de kale, 1199 yılında I.Leon tarafından yaptırılmış ve 1361 yılında da Kıbrıs Krallığı’nın eline geçmiştir.

Küçük bir adacığın üzerindeki kale kıyıya yaklaşık 600 m uzaklıktadır. 

Ancak MÖ 2. ve MÖ 1. yy.’da sikke bastıracak kadar önemli ve büyük dağlık Kilikia Kenti Korykos’un adına ilk kez MÖ 197 Seleukos Kralı ile III. Antiochos Ptolemaisos’un aldığı kentleri yazdırdığı kaynaklarda rastlanmaktadır. 

Korikos  ve çevresinin tarihi poligonal mekânları göz önüne alınarak Helenistik döneme kadar gittiği de söylenebilir. 

Yapılan çalışmalar sırasında Korykos’un kendisi kadar önemli komşu liman kenti Elaiussa Sebaste arasında özellikle ticari alanda rekabetin olduğuna dair kayıtların bulunması da son derece ilginç ve önemli tarihi belgelerdendir. 

Strabon’a öre bir ara korsan yatağı olan kale ve antik kent MÖ 80 Roma, MÖ 20 Kappadokia Kralı Arkhelaos tarafından da yönetilmiştir.  MÖ 2. yy. Korikos, polis-kent olarak gelişimini sürdürse de 3. yy.’da Sebaste’ye bağlanarak bir Kome-Köy’e dönüştürülmüştür. 

Korykos 395 yılından sonra büyük bir liman kenti olarak Bizans yönetimindeydi. Bizans ve Ermeniler tarafından karadaki kaleler kadar önem verilen kaleye Bizanslılar denizden gelebilecek saldırıları önlemek için denizin içindeki küçük adaya güney- kuzey uçlarında iki kuleli bir kale yaptırmıştır.

Korykos ve görkemli yapıları 240 – 270 I. Şahpur döneminde II.Pers İmparatorluğu -Sasaniler tarafından yakılıp yıkılmıştır. 

Daha sonra bir ara Tarsus – Kilikia I kentleri arasında yer alan Korykos, 479 yılında Sebaste ile birlikte Isaurialıların egemenliğine girmiştir.

6. yy. Antakya patrikliği- Tarsus’a bağlanarak piskoposluk merkezi yapılan Korykos’da (381 Germanus, 431 Salustios, 516-518 Indakos, 680- 681- 690 Iohaninus) piskoposlar  tarafından ayin yapılmıştır.

5. ve 6. yy. yazıtlarında kent ve yerleşimcilerin yaşamları hakkında pek çok bilgiye (kentin önemi, limanının değeri, işçileri, meslekleri, dinleri özellikle Hıristiyanlık, ticari yerleri ve ilişkileri) ulaşılmaktadır.

Korykos’un 690 -691 Kilikia I eyaleti, 7. yy.’ da Sasani eyaleti daha sonra Araplar ardından da 9.-10. yy.’da Seleukeia Tema’sına ait bir yerleşim yeri olduğu kalıntılardan ve yazıtlardan ortaya çıkarılmaktadır.

Ayrıca yine bir yazıtta, kentin adının 10. yy. Araplar ve Korasion’la birlikte Qurqos olarak geçmesi Korikos’da hala yerleşim olduğunu göstermesi açısından son derece önemli tarihi detaylar olarak kabul edilmektedir. 

Kentin limanına yakın yerinde 1099 yılında İmparator I. Alexion zamanına ait şu an yerinde bulunmayan Silifke Kalesi’ni Mimar Megas Drungarios Eustatias yazıtta bulunmaktaydı. 

O dönemde bu kale ile diğer kaleyi adada birbirine bağlayan bir yolun olduğuna dair bilgilere de rastlanmıştır. 

Deniz yoluyla seyahat eden hacıların konaklama yeri olarak da kullanılan kaleye su, Toroslardan kemerlerle kara yoluyla taşınmaktaydı.

Yeni asfalt yol boyunca sonradan yapılan Korykos Antik Kenti kalıntıları halen görülmektedir.

1137 yılında yeniden Bizans toprağı olan Korykos’a 1163 yılında Küçük Ermeni Krallığı yönetimindeyken 1191 yılında Fransa Kralı Philip Hac’dan dönerken uğramıştır. 

Kent 12. yy. Ermeni Prensi I. Constantin tarafından da bir süre idare edilmiş, 1267 yılında Cenevizliler’in saldırısına uğrayınca Ermeni Krallığı ile Cenevizlilerin arası açılmıştır.

1275 yılında Memlük Sultanı Baybars zamanını da yaşayan kent bu dönemde safran üretiminde oldukça ilerlemiştir.

Hethumid –Hetum Hanedanlığı 1276-1373 dönemini de gören Korykos’un son Beyi Osin 1329 yılında öldürülünce yönetim IV. Leon’a geçmiştir. 

Daha sonra Korykos 1361’de bir ara Karamanoğulları’nın baskısı sonucu Kıbrıs Krallığı’nın himayesine girmiştir. 

1375 yılında Kıbrıs’ta bulunan 1192-1489 Lusignanların her zaman Korykos ile bağlantıda oldukları da kayıtlardan öğrenilmektedir. 

1423 ve 1464 yıllarında Karamanoğulları’nın en gergin döneminde, 1448 yılında Karamanoğlu II. İbrahim tarafından alınan Korykos’da ve aynı yıl onardıkları kalede İbrahim Bey bir süre konaklamıştır. 

1473-1474 yılında Osmanlıların eline geçen kent zamanla eski önemini kaybetmiştir. 

Kalede 1459- 1495 Şehzade Cem Sultan’ın Rodos’a sürülmeden önce kırk gün kaldığı bilinmektedir. 

Birçok efsaneye konu olan kalenin yakınındaki Dilek kuyusu ve Astım mağaraları bugün bölgede hala çok ziyaret edilen yerlerin başında gelmektedir.

Kıyıdaki kaleden başka Roma dönemi Kara ve Deniz kaleleri, limanı, Korykos’un Kabartma Heykeli, Helenistik nekropol, sur kalıntıları, sütunlu cadde, üç adet hamam, Ora, Uzuncaburç, su kemerleri, su deposu, tiyatro, sarnıç, saray, tapınak ve kilise kalıntıları bulunmaktadır.

Bugün, ince kumlu uzun plaj, otel, lokanta ve çarşılarıyla Kızkalesi, bölgede en çok turist çeken yerlerin başında gelmektedir. 

Erdemli-Adam Kayalar ve Kanyonu;

Narlıkuyu’ya 11 km uzaklıktaki Adam Kayalar ve Kanyonu, Taşeli, antik taşlık Kilikya içinde Limonlu Köyü yakınlarında yer almaktadır. 

130 km uzunlukta, denizden 2000 m yukarıda Toroslardan doğan Lamos’un (Lamos- Limonlu Çayı) hayat verdiği kanyon,  bölgeyi taşlık-dağlık ve ovalık Kilikia olarak ikiye ayırmaktadır. 

MÖ 8. yy. Asur tabletlerine göre kanyonun en eski sahiplerinin Hitit kökenli MÖ 1770- MÖ 1200 yıllarında Kizzuwatnalılar olduğu anlaşılmaktadır.

Muhteşem bitki örtüsüne sahip kanyon bitip tükenmek bilmeyen  oyuk, yarık, obruk, dehliz ve yarıklardan oluşmaktadır. 

Günümüze kadar yerel halklar tarafından kullanılan kanyonda Romalılardan kalma su tünelleri 3500 yıl önce yapılan taş patikaların arasında halen dikkat çekmektedir. 

Kanyon sayesinde Romalılar 450 yıl Korykos’u (Kızkalesi) ellerinde tutabilmiştir.

Roma dönemine ait 150- 200 m yukarıda Karyağdı (Mitan) Vadisi yamacına dayalı çerçeveli kayalara oyulan 11 erkek, 4 kadın, 2 çocuk ve bir de dağ keçisi kabartması hala tüm canlılığı ile görülmektedir.

Figürlerin çoğu eşleriyle ölülere ya da yalnız ölü ziyareti sahnelerine aittir. Veda sahnesi kabartmasında ölüler, oğulları, 2 erkek ve asker, paltolu bir adam, elinde bir eşya taşıyan adam, ve iki farklı kabartma, bir adam bir eliyle keçiyi boynuzundan tutmuş, bir elinde üzüm salkımı bulunur. Ayrıca sunaktaşı, bir kadın , bir adam, üzüm salkımları da kabartmaların alttaki platformda görülür.  Başka bir kabartmada ölü adam karısıyla el sıkışıp veda etmektedir. Kabartma altındaki MÖ 2. yy.’a ait yazıtta ölen rahiplerin adları yazılmaktadır. 

Kabarmaların üstünde de köşeli bir kuleler yapısı dikkat çeker. Poliğonal duvarları olan yapılar çok sayıda lahitin bölge olduğunun kanıtı sayılır.

Kanyondan Şeytan Deresi, Kayacı denilen mevkilere yürüyebilenleri bölgenin manzarası bugün de büyülemeye devam etmektedir. 

Burada Romalılardan kalma su dağıtım istasyonlarının taş kalıntıları da bulunmaktadır.

Heykellerin yakınındaki Neapolis’de (Kanlıdivane) 2. yy. Bizans bazilikaları, kadın ve erkek figürleri işlenen kaya mezarları, lahitler, Helenistik kule, sarnıçlar ve 408- 450 yıllarında Bizans zamanında suçluların atıldığı obruk bulunmaktadır.

Ayrıca Mersin- Silifke, Tarsus, Gülnar ve Anamur yakınında diğer görülebilecek yapı ve yapıtlardan; Roma Hamamı- Kemeraltı, Karaduvar, Ayaş, Lampron (Namrun Yaylası), Narlıkuyu, Jüpiter ( Zeus Tapınağı), Cennet- Cehennem Mağaraları, Çukurpınar Mağarası, Korikos Kalesi,  Aslanköy Kaya Mezarları, Gülnar- Kirşu- Meydancıkkale, Akamenid dönem MÖ 6. yy anıtsal duvarlar, mezarları, MÖ 4. yy. Aramice yazıtlar, MÖ 3. yy.- MÖ 2. yy. Helenistik döneme ait sarnıçlar ile rampalar ile Silifke Müzesi gezilmesi gereken yerlerdendir.

Mersin ve çevresindeki pek çok kazı alanı bölge hakkında geçmişten geleceğe ışık tutmaya çabalamaktadır. 

Bu kazılarda ele geçirilen sayısız değerli yapıt, başta Mersin, Tarsus, Silifke, Anamur, Narlıkuyu Mozaik Müzeleri’nde sergilenmektedirler. 

Silifke( Selefkis- Selevkia- Seleukeia ad Kalykadnos );

Mersin’e 85 km uzaklıkta, Göksu’nun (Kalykadnos Irmağı) sürüklediği alüvyonlardan meydana gelen bereketli Silifke Ovası, Çukurova’ya kadar geniş, verimli düzlüklerle Ovalık Kilikia’da  yer almaktadır. 

Silifke, Büyük İskender’in komutanlarından ve Suriye Krallığı’nın kurucusu MÖ 312 – MÖ 281 Seleukos I Nikator’un kendi adına Anadolu’da kurduğu 9 Selefkis kentinden biridir. 

Helenistik dönemde Seleukoslar ve Mısır kralları arasında sıkça el değiştiren Selefkis (Silifke) daha sonra Roma’nın eline geçmiş ve bu dönemde en güzel günlerini yaşamıştır. 

395 yılında Roma’nın ikiye ayrılmasıyla Bizans toprağı olan kent, stratejik konumu nedeniyle Hıristiyanlık zamanında da önemi bir kat daha artmıştır.  Silifke, Ayatekla sınırları içinde yer aldığı için de hac merkezine dönüşmüştür.

8. yy.’da Arapların Anadolu’yu istilaları sırasında yağmalanan Silifke, 1225 yılında Selçukluların, 1471 yılında Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlıların egemenliği altına alınmıştır.

Daracık geçitleriyle dikkat çeken Toros ve Amanos dağlarıyla çevrili, Tarsos- Kydnos-Tarsus Çayı, Adana, Saros-Seyhan, Mopsou, Mallos, Pyramos- Ceyhan nehirleriyle beslenen Ovalık Kilikia’ya açılan Dağlık Kilikia’nın geçit yerlerinden birinde ortaçağda inşa edilen Çobanpınaralanı Köyü- Çoban Kalesi, Silifke- Sofa Kalesi, Mut Kalesi ve Kaledıran Kaleleri bölgenin önemli tarihi kaleleri arasında sayılmaktadır. 

Silifke- Uzuncaburç (Diokaiseria-Diocaesarea -Tanrı İmparator Kenti); 

Roma dönemi yapısı Uzuncaburç Antik Kenti kalıntıları arasında küçük tiyatro, sütunlu cadde, kent kapısı ve Zeus tapınağı görülmesi gereken yapıtların en ilgi çekici örnekleri olarak kabul edilmektedir. 

Seleukoslara bağlı Olba Krallığı kutsal alanı, Roma Dönemi’nde Diocaesarea (Tanrı İmparator Kenti) bağımsız bir kente dönüşmüş ve Roma Dönemi’nde hızla gelişerek para basmıştır. 400×300 m boyutlarında surla çevrili 1184 m denizden yüksekteki kentte sütunlu cadde, Şans Tapınağı, tiyatro, çeşme görülebilir.   

Silifke- Uzuncaburç -Zeus Olbios Tapınağı;

Toroslar’ın 1200 m yüksekliğinde yer alan Uzuncaburç Antik Kenti kalıntıları arasındaki MÖ 2. yy. bölgenin en eski tapınaklardan ve biri olan Zeus Olbios Tapınağı Anadolu’da ayakta kalan tek Helenistik tapınaktır. 

Hıristiyanlığın yayılmaya başladığı dönem 5. yy.’da tapınağa üç nefli bir kilise eklenmiştir. 

Yapılan kazılarla görkemli nekropol, tapınak ve kilisenin izleri ortaya çıkarılmıştır. 

Silifke- Kaya Mezarları ve Hanlar; 

Silifke- Mut karayolu üzerindeki tarihi kaya mezarları ile Mut- Karaman arasında Sertavul yakınlarındaki Selçuklu Alahan Manastırı ve Sertavil- Sertavul Han geçmişten günümüze gelebilmiş tarihi yapılardandır. Binalarda dönemlerinin mimari ve süsleme örneklerini görmek mümkündür. 

Silifke- Narlıkuyu (Porto Calamie- Poimenios) Mozaikli Hamamlar;

Halen Narlıkuyu Mozaik Müzesi olarak adlandırılan tarihi bina, Cennet ve Cehennem’in altından gelen suların denize döküldüğü koyda, hastalıklar kente girmesin diye inşa edilen bir Roma hamamıdır. Roma döneminde kente girenlerin -tüccar, ziyaretçi, dini amaçla vb.- temizlik ve sağlık amacıyla hamamda yıkanmaları beklenirdi.

Hamam, Kutsal Adalar Valisi Poimenios tarafından halka şifa sunsun diye yaptırılmıştır.

Ortaçağ’da Porto Calamie  4.yy. olarak adlandırılan Korykion’un (Antron -Cennet-Cehennem) tapınmaya denizden gelenler için bir kapı görevi gördüğü bilinmektedir. 

Hamamların (Doğu-Roma) Bizans döneminde hastalıklara önlem almak amacıyla yapılmalarının yanında halkın sosyalleşmesi gibi yüksek görevleri de vardı.

Küçük körfezde denize karışan ve sıcaklığı 28 C’ye kadar çıkan tatlı su kaynağı yanındaki hamamdan bugün sadece su yalağı ile yıkanma bölümündeki mozaikler görülmektedir.

Siyah, beyaz ve sarı renkli taşlarla dekore edilen mozaiklerde geometrik desenler, yöresel kuş ve çiçek motifleriyle Zeus’un güzelliği ile ünlü uyum tanrıçası Eurynome’den doğan üç kızı, Yunanca’da parlaklık, ışıltı ve güzellik anlamına gelen Kharites denilen üç kızkardeş Aglaia, Thalia ve Euphrosine’in olduğu mozaikleri bulunmaktadır.  Bazı kaynaklara göre bu kızların Zeus’un karısı Hera ile  Afrodit ve Athena tanrıçalarına ait oldukları da söylenir. Mozaiklerin hamamı yaptıran Poimenios tarafından 4.yy.’da bağışlandığı bilinmektedir.

Ayrıca mozaikte ‘Bu sudan içenlerin ömürleri artar, uzar, çirkin iseler güzelleşir’ yazmaktadır. 

Kadınların üzerindeki yazıtta da  “Ey, dost, bu güzel hamamın suyunun saklı olan kaynağını kimin bulduğunu sorarsan, bil ki o kişi, kutsal adaları dürüst yöneten ve imparatorların da dostu olan Poimenios’ tur ” ifadeleri bulunmakta ve hamamı yaptıran kişinin adına yer verilmektedir.

Romalılardan kalan iki hamamdan bir diğeri de Karaduvar Köyü yakınlarında yer almaktadır.

Silifke- Olba ( Ura Antik Kenti , Olba Rahip Krallığı);

Silifke- Örenköy yakınlarındaki Olba- Ura- Antik Kenti- Olba Rahip Krallığı, Dağlık Kilikia Bölgesi’nin büyük bir bölümünü kapsamaktadır. 

Denizden 1200 m yükseklikte, Teukros olarak anılan hanedan mensuplarına ait bölgenin en eski yerleşim yeri Ura ( Olba Rahip Krallığı’nın) kuruluş tarihi tam olarak saptanamasa da pek çok önemli uygarlığa –Helen, Roma, Seleukos, Selçuklu vb.– ev sahipliği yaptığı belirlenmiştir.

MÖ 333 yılında Pers- Makedon savaşı İssos Savaşı ile bölge Helenleşmeye başlar. İskender’in eline geçen Dağlık Kilikya bölgesinde Kalykadnos (Göksu) ve Lamos nehirleri arasında kalan Olba Tapınak Devleti de bulunmaktadır. 

Dağlık Kilikia Bölgesi toprakları uzun zaman Zeus Tapınağı rahipleri tarafından yönetildikten sonra Seleukos hanedanından MÖ 296- MÖ 280 I. Seleukos Nikator Dağlık Kilikia’nın iki yerleşim yerini- Holmoi-Taşucu ve Olba- birleştirip Synoikismos adıyla yeni bir kent oluşturmuştur. 

Tarihi boyunca sık sık korsan saldırılarına uğrayan bölge ve kenti korumak amacıyla MÖ 102 Romalı Marcus Antoinus, Kilikia’nın batısındaki Pamhhylia ve Pisidia’yı Asia’ya bağlamış ve yerli halktan Aba’yı Olba’ya kraliçe yaparak asayişi sağlamıştır. 

Kentin huzurunu bozmaya devam eden korsan saldırılarını yıllar sonra yine Romalı MÖ 64 yılında Pompeius Magnus ortadan kaldırabilmiş ve bölgede tam bir Roma hâkimiyeti kurularak Tarsos- Tarsus’u Kilikia’nın başkenti yapmıştır.

Bir süre sonra korsan saldırıları tekrar başlayınca pek çok Kilikia kenti gibi Olba’da halk tarafından terk edilmeye başlamıştır. 

Yine Roma dönemi, MÖ 19 yılında Roma İmparatorluğu’nun tek adamı Octavianus Augustus Kilikia’ya gelmiş ve bölgenin güvenliği için Roma barışı- Pax Romana’yı yürürlüğe koymuş, yerli kral ile kraliçeleri ödüllendirmiş, emekli Romalı askerleri bölgeye yerleştirip bölgede yeni bir Roma kolonisi oluşturmuştur.

1. yy.’da Mut- Claudiopolis, Göksu- Kalyadnos, Silifke- Selevkia- Seleukeia ad Kalykadnos özgür kent statüsünü alınca Olba Rahip Krallığı bağımsızlığını koruyabilmiştir. 

Ticari olarak da önemli bir bölge olan Kilikia’da Hıristiyanlaşma faaliyetleri sırasında kentin önemi iyice artarak sürmüştür.  Erken Hıristiyanlık dönemi yazılı belgelerinde Olba- Isauria piskoposluk merkezinin yanında diğer Kilikia psikoposluk merkezleri- Dioceasereia, Kelenderis ve Claudiopolis- gibi Antiocheia Patrikliği’ne bağlanmıştır.

Halen Olba Antik Kenti’nde çok sayıda tarihi yapı ve kalıntı –su kemeri (Aquaeductus)  anıtsal çeşme (nymphaeum) tiyatro, nekropol alanı, sütunlu cadde, Tyche Tapınağı, tapınak mezar, manastır ve katedral– başlıca gezilip görülecek yerler arasında sıralanabilir.

Silifke- Mancınık Kale;

Gözetleme kulesi veya Akropol- Yukarı Kent olarak kullanılan kalede bulunan bir yazıttan buranın Olba Tapınağına bağlı rahipler tarafından ya dinsel amaçlı ya da tapınak arazilerini korumak için yapıldığı varsayılmaktadır. 

Silifke Kalesi; 

Silifke İlçesi’nin batısında yer alan kale Helenistik ve Roma dönemlerine ait olmasına karşın bugün görülebilen kısımlarda Ortaçağ izleri dikkat çekmektedir. 

185 m yükseklikteki kayalara oval biçiminde inşa edilen kalenin 23 burcundan 10 tanesi günümüzde de görülmektedir.

Kemerli galerileri ve iç içe geçmiş iki suru bulunan kalenin doğusunda, Bizanslılara ait 45 m uzunluğunda, 23 m genişliğinde ve 12 m derinliğinde bir sarnıç da yer almaktadır. 

Mancınık Kalesi ile Silifke Kalesi arasında Seleukos krallarının bir de mahzenli şatolarının olduğu yapılan araştırmalarla ortaya çıkarılmıştır.

Silifke- Jupiter ( Zeus) Tapınağı;

Silifke, kent merkezinde etrafı sütunla çevrili tapınağın bugün sadece temel kalıntıları görülebilmektedir. 

Bu kalıntılardan tapınağın daha sonra kiliseye çevirilerek bir süre de kilise olarak kullanıldığı varsayılmaktadır.

Ayrıca Silifke ve çevresinde Alâeddin ve Reşadiye camileri, Tevekkül Sultan Türbesi, Cambazlı Kilise bölgede gezilip görülmesi gereken tarihi mekanlardır.     

Silifke- Aphrodias (Tisan ) Antik Kenti; 

Silifke- Ovacık Köyü- Ovacık Burnu’nda iki limanlı Yunanca Aphrodite Yurdu anlamındaki Aphrodisias (Tisan) Antik Kenti’nde yapılan araştırmalardan yerleşim yerinin MÖ 7. yy.’ da bir Yunan kolonisi olarak kurulduğu ve MÖ 5.’ yy. da da Roma kolonisi olarak yoluna devam ettiği belirlenmiştir.

Yaklaşık 150 bin m2’lik alana yayılan kentin Toroslar tarafına doğu- batı yönünde MÖ 5. ve MÖ 4. yy.’da iki kale yapılmıştır. 

MÖ 379- MÖ 374 yıllarında gümüş sikkeler basılacak kadar önemli bir kent olan Aphrodisias (Tisan) Helenistik dönemde muhtemelen korsan saldırılarından dolayı önemini yitirerek boşalmaya başlamış, MÖ 4. yy.’ da da Perslerin yönetimine girmiştir. 

Büyük İskender MÖ 323’te İssos savaşıyla Persleri yenmesiyle Seleukialıların yönetimine giren kent, 1210 yılında Johannitler- Tapınak Şövalyelerinin eline geçmiştir.

Yoğun günlerinde Ovacık Yarımadası’nın güvenli limanını olduğu için Porto Kabalieri- Şövalye Limanı da denilen kent zamanla korsanlar, istilalar vb. ile terk edilmiştir. 

Roma ve Erken Bizans döneminde de eski önemini kazanamayan kentte halen ayakta kalan nekropol, 5. yy’a ait, St. Panteleimon’a adanan mimari bir yapı ve mozaik süslemeler ile üç nefli sütunlu bazilika günümüze kadar gelebilen tarihi kalıntılardandır.

Silifke- Cennet- Cehennem, Dilek Kuyusu ve  Astım Mağarası;

Mersin’e 20 km, Silifke’ye 25 km  uzaklıkta, (Korykos) Kızkalesi’nin 5 km kuzeydoğusunda, anayoldan 2 km içerideki Cennet- Cehennem- Dilek Kuyusu- Astım Mağarası yer almaktadır. 

Astım Mağarası yolunun sağı ve solunda ilerideki kazılarla daha geniş bilgilerin ortaya çıkacağı Paperon Antik kalıntılarından bazıları; ejderha Typhona’a karşı kazandığı zafer için Zeus’a adanan ancak Hıristiyanlık Dönemi 4.ya da 5.yy.’da adı belli olmayan kiliseye dönüştürülen tapınak, Bizans evleri, iki katlı su kemerleri,  tapınak  bulunmaktadır.

Kazılarda bulunan Olba Teukrid Hanedanlığı’na ait MS 1.yy.’da Kapadokya Arkelaos’a yollanan rahip listesi önemli bir tarihi belgedir.

Doğal Sit Alanı ilan edilen Cennet- Cehennem- Dilek Kuyusu- Astım Mağarası, miyosen –23. ile 5.3 milyon yıl önce- dönemde yeraltı sularının kireç tabakasını eriterek tabanı ve tavan çökmesiyle oluşmuştur. 

Cennet olarak adlandırılan ve 450 basamakla inilen doğal elips büyük çökük, 200 m ile 90 m çaplarında ve 70 m derinliktedir. 

Cennetin kuzeyinde ağzı kareye benzeyen 75×50 m ,128 m derinlikteki Cehennem Obruğu’nda Zeus’un alevler saçan 100 başlı ejderha Typhon’u Etna’ya yollamadan burada hapsettiği düşünülür.  Cennetin içinden geçen tatlı dere suyu Narlıkuyu’da denize dökülmektedir.

Cennetin batısında da Dilek Kuyusu, Astım Mağarası yer almaktadır. Cennetin güneyinde yer alan Helenistik dönem Zeus Tapınağı, Dor stilinde yapılmıştır. 

Mağaranın içindeki ilginç dikit ve sarkıtları görerek rahat bir nefes almak için 20 km’lik bir merdivenden inmek ya da yeni yapılan asansörü kullanmak gerekmektedir. 

Mağaradaki yeraltı deresi antik dönemlerden beri kutsal kabul edilmekte, girişindeki kilise, Hıristiyanlığın ilk yılları 5. yy.’da   yapılmış ve St. Paulos ve  Meryem Ana’ya adanmıştır. 

Dikdörtgen planlı kilisenin uzun kenarlarında altışar pencere boşluğu bulunmaktadır. İçinde keşiş odaları olan yapı kubbe ile örtülmüştü. Ana apsisde kalan resimler havariler ve İsa’nın yaşamına aittir. Yapılar doğal oluşumları ve tarihsel geçmişleriyle bölgede en sık ziyaret edilen yerlerin başında gelmektedir. 

Tarsus- (Tarşit- Tarzu); 

Çukurova’yı Anadolu’ya bağlayan en önemli geçiş güzergahı üzerinde olan Tarsus’un bazı kaynaklara göre eski Yunan halklarından Argoslular ya da  Zeus’un oğlu cesur ve güçlü Herakles tarafından kurulduğu varsayılmaktadır.

Ancak yapılan bilimsel araştırmalar ve kazılar  sonucunda MÖ 3000- 2000 yıllarında Asurluların Tarzu, Hititlerin de Tarşit dedikleri yerin Tarsus olduğu belirlenmiştir.

Kentin kökenininde Yunan ve Helenistik dönemin izlerine rastlansa da Prusalı (Bursa) Dio’nun 1. yy.’ da kentteki söylevinde halka Akdeniz kavmi MÖ 1000 -MÖ 300 Fenikeliler diye seslenmesi, kentin Yunanlılara hiç benzemeyen adetlerden, giyimden bahsetmesi kentlilerin kökenin de Fenikelilerin de olduğu sonucunu doğurmaktadır.  Kral Yolu üzerinde olduğu için gelişimi aralıksız devam eden Tarsus, MÖ 6. yy.’da Çukurova Prensliği’nin de merkeziydi.

MÖ 6. yy. sonunda Pers, MÖ 333’de Persleri yenen Büyük İskender kente Yunan-Makedon kültürünü taşımıştır. Bölge ile beraber  Tarsus da Helenleşmeye başlamıştır. MÖ 2.yy.da İskender’in komutanlarından Selukoslar tarafından yönetilen kent, zamanla Roma egemenliğine girmiştir.

MÖ 67 yılından sonra da Romalı Komutan Pompeius korsanları bölgeden kovunca kentin Roma’nın bir eyaleti olmuştur. 

Roma döneminde  Kydnos (Berdan) Tarsus Çayı ile denize açılan Tarsus, gemilerin kente kadar gelebildiği göl gibi bir limana sahipti. Deniz ile karayolları birleştirilmiş böylece kent tarım, ticaret ve kültürün de merkezi haline gelmiştir.

Böylece ticari, dini, kültürel anlamda gelişenTarsus, MÖ 1. yy.’da Kilikya ile Suriye’nin başkenti olmuştur. 

MÖ 66 Roma döneminde, önemli kentlerin sahip olduğu onursal Metropolislik ünvanı verilen Tarsus, Kilikya eyaletinin merkezi olarak son derece parlak günler yaşamaya başlamıştır.

Nüfusu 450 bini geçen Tarsus’da 200 bin ciltlik kütüphane ile çok sayıdaki üniversitenin var olduğu, dönemin pek çok şair, filozof, yazar, bilim insanının da burada yaşadığı bilinmektedir. Üniversitelerdeki tüm Tarsuslu hocaların diğer kentlerdeki okullarda da aranan bilim insanları olması kentin gelişmişliğinin en önemli göstergesi kabul edilmektedir. 

Roma yasalarına göre yönetilen özgür kent Tarsus, MÖ 63 Strabon’a göre felsefe ve tüm eğitici dersler içeren okullarıyla dönemin önemli kentlerini -İskenderiye, Atina vb.- geride bırakmıştır.

Ortaçağ’da  etrafının hendeklerle çevrili olması, surlarının sık sık onarılması Tarsus’un bu dönemde de önemini ortaya koymaktadır. 

Kente zamanla sayıları üç (Dağ, Deniz, Adana) olsa da o dönemde beş kapıdan girildiği de kaynaklarda rastlanan bilgilerdendir. Mısır Kraliçesi MÖ 41 yılında VII. Kleopatra’da Berdan Çayı üzerinden  Deniz Kapısı’ndan kente girerek Gözlükule yakınlarında General Antonius ile buluşmuştur. 

Roma döneminde ortaya çıkan Hıristiyanlığın yayılma sürecinde de Tarsus, önemli rol oynamıştır. Özellikle İsa’nın öğretilerini din haline getiren en önemli kişilerden Tarsuslu Paul, Barnabas tarafından Antiokheia’ya götürülene kadar zamanını çoğunlukla Tarsus’da geçirmiştir.

Ailenin kökenine bakılarak yurttaşlık alındığı için eğitimini Kudüs’te tamamlayan ve farklı kentlerde yaşamış olan 5- 67 St. Paulus (Paul) Hıristiyanlığı kabul ettiği için Kudüs’ten çıkarılmış ve ailesinin vatandaşı olduğu Roma kenti, Anadolu yaylasına girilen en önemli kapı Tarsus’a geri gelmiştir. Burada İsa’nın ilk havarilerinden biri olarak dini öğretileri yaymaya başlamıştır.

St. Paul Hıristiyanlığın Anadolu’da yayılma sürecinde seyahatleri ve vaazlarıyla en önemli kişilerden biri olmuştur.

Bu dönemde kentte Paulos Tapınağı, kral sarayları, pazar yerleri, caddeler, köprüler, hamamlar, çeşmeler, havuzlar ve akarsu sahilinde gençler için gymnazyum ve stadyum inşa edilmiştir.

Roma dönemi 313 yılında  Milano Fermanı’yla yayılması serbest bırakılan Hıristiyanlık ile Tarsus’un önemi iyice artmıştır. 395 yılında Doğu Roma- Bizans toprağı olan Tarsus, bu dönemde de  gelişimini sürdürebilmiştir. 

Daha sonra 7. yy. Anadolu’yu istila eden Arapların da eline geçen Tarsus, 1071 yılında Selçuklu, 16. yy. da Osmanlı topraklarına dâhil edilmiştir. 

Osmanlı döneminde, Mısır’dan getirilen uzun lifli pamuklar ekilerek bataklıkların kurutulması, yeni su kanallarının açılması Tarsus’a verilen önemi bir kez daha göstermiştir.

Bugün Mersin- Adana arasında halen önemli bir kavşak noktası olan Tarsus bir zamanlar deniz kıyısında bir yerleşim yeri iken alüvyonların kıyıyı doldurması sonucu artık denizden oldukça içeride yer almaktadır.

Kentte en çok ziyaret edilen tarihi mekanlar; Vatikan tarafından hac yeri ilan edilen ve her yıl çok sayıda Hıristiyan’ı bölgeye çeken Saint (Aziz) Paul’ün Evi (Kilisesi) ve Kuyusu ile Müslümanlar içinde önemli bir ziyaret yeri Eshab-ı Keyf Mağarası, kervansaray ve Ulu Cami ile Kleopatra Kapısı, Jüstinanos Köprüsü, İskender ve Roma hamamları, su terazisi gelmektedir.

Tarsus Şelalesi;

Kıvrıla kıvrıla Akdeniz’e ulaşan Kydnos (Tarsus Çayı) Berdan (Soğuk Su) Irmağı alüvyonlarıyla Tarsus’u sadece verimli ovanın bir parçası yapmamış aynı zamanda kente nefes aldıran bir şelaleyi de yerleşim yerinin 4 km kuzeyine eklemiştir.

Strabon, Kydnos Irmağının kente girmeden önce derin bir boğazdan geçtiği için suyunun hızlı bir akıntı oluşturduğunu ve suyunun da soğuk olduğunu yazmıştır.

Soğuk sulu ırmağın yanına yapılan gymnasyumu çoğunlukla gençler kullanırken zaman zaman kaslarında sorun olan hayvanlar için de soğuk sudan yararlandığına dair yazılı kaynaklar mevcuttur.  Hatta İskender de bu ırmağa şifalanmak amacıyla girmiş, soğuk sudan geçici felç olsa da birkaç gün içinde daha sağlıklı olarak yoluna deva etmiştir.

Bizans İmparatoru 527- 565 Justinyen tarafından yatağı değiştirilerek yüksek bir çağlayana dönüştürülen şelalenin yakınında nekropol alanı, basamaklı ya da rampalı (dromos) oda mezarları da bulunmaktadır.

Kenti su taşkınlarından korumak için bugün yaklaşık 15 m yükseklikteki konglomera kayalıklardan dökülen su, özellikle kış ve bahar aylarında karların erimesiyle en yoğun debisine ulaşmaktadır.

Şelale, yaz günleri kent halkı ve kenti gezmeye gelenlerin serinlemek için en çok uğradıkları yerlerin başında gelmektedir.

Tarsus- Antik Cadde (Batı Caddesi): 

Bugün Tarsus’un merkezinde yer alan Batı Caddesi ya da Antik Cadde, 2500 yıl öncesinden başlayarak Ortaçağ başlarına kadar aktif olarak kullanılmıştır.

Antik Cadde’nin Büyük Pompeius, St. Paul, Cicero, Julius Casear  (Augustus), Athenedoros, Nestor, Kleopatra, M. Antonius, Augustus ve Hadrian tarafından da kullanıldığının bilinmesi insanların gözünde kentin ve caddenin tarihsel değerini arttırmaktadır.

Döneminin en ünlü caddesi, Anadolu’daki diğer yollardan farklı olarak, 2.5 m genişlikteki bazalttan ve poligonal teknikle yapılmıştır. 

Halen 68 m’ lik bir kısmı ortaya çıkarılan 7 m genişliğindeki caddenin balıksırtı formu, iki yanındaki yağmur sularını toplayan su kanalları ve hemen altındaki kanalizasyon tertibatı ile dikkat çekmektedir.

Ayrıca caddenin batısında sütunlu bir platform, doğusunda da caddenin yapımından sonraki döneme -4. ya da 5. yy.– ait olduğu sanılan mozaik avlulu bir Roma evi de bulunmaktadır.

Tarsus- St.Paul- Aziz Paulos Kilisesi:

St. Paul, 3. yy.’ da Tarsus’da Yahudi olarak doğmuş, 36 yılında İsa ile karşılaşmış daha sonra Hıristiyanlığı kabul edip, dinin öncülerinden Barnabas ile Hıristiyanlığı yaymak için çabalamıştır. Hıristiyanlık resmi din olarak tanındıktan sonra 4. ya da 5. yy.’da Bizans İmparatoru Constantin tarafından yaptırılan kiliselerinden biri olduğu kabul edilmektedir. 

St. Paulos adına ülkenin pek çok yerinde çok sayıda kilise yapılmış, bu da Tarsus’da yapılan ve günümüze gelebilen iki kiliseden de biridir. 

Ayrıca kiliseyi Paulos’un yaptığı ve bahçesine kendisinin ağaç diktiği de söylenmektedir. Kilise 1862 yılında yenilenerek bugünkü halini almıştır. 

Kuzey yönünden anıtsal kapıyla girilen dikdörtgen planlı, üç nefe ayrılan kilisenin girişinde sağ-sol yanlarda birer yarım sütun ve batısında 4 serbest sütun taşımaktadır. 

İçinde bir de ahşap asma kat bulunan kilse 460 m2 alana sahiptir.  

Kilisenin moloz örtülü orta mekanındaki tavanda gök mavisi renginde, köşeleri bitki motifleriyle süslü bir sundurma bulunmaktadır. Yuvarlak pencerenin yanında iki melek tasviri ve manzara resimleri dikkat çekmektedir. Üçgen içerisinde bir göz motifi, önden görülen kırmızı, mavi kıyafetli sağ elini öne uzatan İsa ve müjdeci İncil yazarı, dini yayan, vaiz denen evangelistler  yani 4 incil yazarı- boğa şeklinde Lukas, Matheus- Mattios, kartal şeklinde Yohannes, Markos- Marcos- görülmektedir. Kilisenin zemini siyah beyaz mermer kaplanmıştır. 

Çan kulesi kuzeydoğu köşesine eklenen kilisenin bahçesinde büyük bir kuyu vardır.  

Hıristiyan nüfus kalmayınca bir dönem askerlik şubesi, lojman olarak da kullanılan kilise daha sonra restore edilerek müzeye çevrilmiştir. 

Tarsus -St. Paul (Aziz Paulos) Kuyusu;

Yahudi bir Roma vatandaşı olarak MS 3 yılında Tarsus’da doğan Saint Paul, dönemin ünlü filozoflarıyla öğretmenlerinden Kudüs ve Tarsus’da oldukça iyi eğitim almıştır. 

Bir süre baba mesleği çadır bezi dokumacılığı yapan Paul, Hıristiyan olduktan sonra yeni dini yaymaya başlamıştır. Ölümün ardından Aziz kabul edilen Paul, halen Hıristiyanlığın en önemli temsilcilerden kabul edilmektedir.

Çarşı içinde, dönemin en önemli antik caddede yer alan Saint Paulos’un evi olduğu kabul edilen avlunun bahçesinde bulunan kare biçimli, kesme taştan yapılan 18 m derinlikteki kuyunun ağzı silindir bir taşla kapalıdır. Hıristiyanlar Kudüs’e gitmeden önce uğrayıp şifalı ve kutsal suyunu içtikleri kuyu ile çevresi son dönemde restorasyon yapılarak müzeye çevrilmiştir. 

Hıristiyanlar tarafından ruhani bir anlam ifade ettiği için UNESCO Dünya Miras Listesi’ne aday (2020) olarak gösterilmektedir.

Tarsus-Ortodoks Rum Kilisesi;

Cumhuriyet caddesinde yer alan kilise, 1850 yılında kentteki Rum nüfus tarafından yaptırılmıştır. Kesme taştan yapılan kağir kilisenin batısında üç sivri kemeri girişi bulunmaktadır. Nişan odasının karşısındaki haç planlı kapıdan ana binaya ulaşılmaktadır. 

Kilisenin kuzeydoğusunda bugün yıkılmış görünen, çatıya kadar yükselen yuvarlak dört sütunun taşıdığı çan kulesi dikkat çekmektedir.

Kilisenin en dikkat çekici yerleri ; iki pencerenin yanındaki kemerli mermer ve apsisli kapılar, apsisin üzerinde tavandaki melek figürleri ile orta bölümdeki hayvanların işlendiği fresklerdir.

Tarsus- Kleopatra ( Deniz- İskele) Kapısı;

Kentin girişinde yer alan Bizans Dönemi’ne ait üç kapıdan – Dağ, Adana ve Deniz- biri olan anıtsal kapı bugün kentin en önemli sembolik tarihi kalıntılarının başında gelmektedir. 

Zamanla Kleopatra Kapısı denilen Deniz Kapısı’ndan MÖ 41 yılında Mısır Kraliçesi VII. Cleopatra atlas yelkenli gemilerini Tarsus’un Berdan Çayı’nın gölüne demirlemiş ve göz alıcı saltanat kayığı ile görkemli bir törenle girerek Romalı komutan Marcus Antonius ile Tarsus limanı Gözlükule’de buluşmuştur. Günlerce süren törenler kente girilen bu kapının altında başlamıştır. 

Kenarı at nalı şeklinde, 6,17 m yüksekliğinde, 6,18 m derinliğindeki kapının yapımında kesme taş ve Horasan harcı kullanılmıştır.

Kentin doğu yönüne açılan ana kapı, Tarsus’un surlarından geriye kalan tek yapıdır. 

Evliya Çelebi’ye göre İskele Kapısı da denen limana yakın olan kapıya çeşitli dönemlerde, Deniz Kapısı ya da dönemin en önemli kentlerinden Seleukia güzergâhında olduğu için Silifke Kapısı da denilmiştir. 

Kapı, 19. yy. gezi notlarında St. Paul Kapısı olarak da anılsa halen Kleopatra Kapısı olarak kentin önemli sembollerinden biridir.

1835 yılında Mısır Valisi İbrahim Paşa tarafından yıktırıldığı için bugün tek kemerli yarım daire biçimindeki kapı da son yıllardaki kötü yenileme çalışmasıyla orijinalliğini yitirmiştir.

Tarsus- Eshab-ı Kehf (Yedi Uyurlar Mağarası);

Tarsus’a 14 km uzaklıkta Dedeler Köyü (Endülüs Dağı) eteklerindeki Eshâb-ı Kehf (Yedi Uyurlar Mağarası), Müslüman ve Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen mağaraların en bilinenlerinden biridir. 

Bu mağarada yaşanıldığı iddia edilen olaylara hem Müslümanlar hem de Hıristiyanların inanması, Kuran-ı Kerim’deki Kehf suresinin 9-26 ayetlerinde adının geçmesi bu mağaranın önemini daha da arttırmaktadır. 

Pagan ortamda ortaya çıkan tek tanrılı yeni dine inanan Hıristiyanların Putperest Rum Hükümdar Dakyanus’un eziyetlerinden çektikleri halk arasında efsaneleşerek anlatıla gelmiştir.

Tam olarak hangi tarihte yaşandığı bilinmeyen olay, zaman içinde farklı şekillerde anlatılsa en rağbet göreni ; Tarsuslu yedi genç Müslüman adları  –Meksemlina, Yemliha, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş- Hıristiyan adları- Kefeştatayyuş, Maksimyanus- Malkus-Margus, Martininanus, Konstanitnos, Dionisyus, Yuhanis ve Süresiyu- ile köpekleri Kıtmır’in bu mağarada 309 yıl uyumuşlardır.  

Halen pek çok inanan tarafından ziyaret edilen doğal çöküntünün alanı 300 m2’dir. Tavanı 10 m yükseklikte olan mağaraya 15 basamaklı bir merdivenle inilir. Mağaranın hemen üzerinde 1873 yılında, Abdülaziz tarafından cami yaptırılmıştır.

Arapça Mağara Dostları anlamına gelen Eshab-ı Keyf Mağarası ve çevresi son yıllarda yapılan düzenlemelerle  de Tarsus’un önemli turizm merkezlerinden biri olmuştur.

Tarsus-Ulu Cami;

Kentin en işlek merkezinde yer alan Ulu Cami, 1579-1597 yılında Ramazanoğlu İbrahim Bey tarafından St.Pierre Kilisesi üzerine yaptırılmıştır. 

Arap istilalarıyla zarar gören kilise, Osmanlı döneminde camiye çevrilmiştir. Bazilika planlı, 47×13 m boyutlarındaki kilise kesme taştan inşa edilmiştir. 

Yapı, camiye dönüştürülürken eklenen yeni binalarla büyük bir külliye görünümünü almıştır. Caminin dikdörtgen planlı iki minaresinden biri Ziya Paşa tarafından 1895 yılında saat kulesine çevrilmiştir.

Beş kapılı camiye kuzey yönündeki taç bir kapıdan girilir. Zemini siyah ve beyaz mermer kaplı caminin ibadet mekanı, Osmanlı tarzı mukarnas mermer mihraba paralel üç nefle birbirinden ayrılır. Caminin 16 kubbesi, İran kemeri denilen sivri kemerlerle birbirine bağlı baklava motifli sütunlarla taşınmaktadır. 

Caminin büyük revaklı avlusunun ortasında bir şadırvan bulunmaktadır.

Camiye bitişik türbede Şit Aleyhisselam, Lokman Hekim ve Halife Memun’un mezarları, yakınında Saat Kulesi, İmaret  bulunmaktadır.

Tarsus- St. Paulus Kilisesi (St.Paulus Katedrali- Eski Cami);

Antik cadde yakınında, kent merkezi (Çarşıbaşı) civarındaki cami, önceleri eski ama Hıristiyanlık için son derece önemli bir yapı- 1102 yılına ait St. Paul Katedral-iken 1415 yılında  Ramazanoğlu Ahmet Bey tarafından camiye çevriltmiştir.

460 m2 alanıyla geniş dar ve derin pencereleri vardır. Roma tarzı yüksek duvarlı yapının kesme taş, kalın, dar alınlıklı süslü giriş kapısı ve gösterişli yüksek sütunları dikkat çekicidir. 

İç mekânı 19.30 m x 17.50 m boyutunda oldukça geniş ve ferah kilisenin üç nefle ayrılan salonun sağ ve solunda birer yarım plaster, antik döneme ait gri granit sütunlar bulunmaktadır. 12,60 m alana sahip orta salonun tonozlu tavanının ortasındaki Hz. İsa, Yohannes, Mattaios, Marcos ve Lucas’ın freskleri son derece dikkat çekicidir. 

Bazı kaynaklarda, Ortaçağ başlarında  buradaki Ayasofya Kilisesi’nde Papa’nın elçisi Mainz Piskoposu Konrad Von Wittelsbach’ın 6 Ocak 1198’de, Ruppenlerden l. Leon’u Ermeni Kralı olarak taç giydiğinden de bahsedilmektedir. 

1704 yılında Fransız seyyah Paul Lucas, Tarsus’da bir Yunan ve bir Ermeni kilisesinin olduğundan ve Ermeni kilisesini St. Paulus’un yaptırdığınıdan bahsetmektedir. Ayrıca 1851 yılında  Ermeni Kilisesi’ni V. Langlois’un ziyaret ettiğini de belirtmiştir. 

Yanında bir de çan kulesi bulunan kilise zamanla çevre düzenleme faaliyetleriyle büyük bir restorasyon geçirmiştir. 

Kilisenin sonradan bazı özellikleri değiştirilip minare eklenmiş ve 1415 yılında, Ramazanoğlu Ahmet Bey tarafından camiye çevrilmiştir. 

Tarsus’taki diğer önemli dini yapılar; Makam-ı Danyal Cami, Ramazanoğulları dönemine ait Ulu Cami, Kubad Paşa Medresesi ile Bila-i Habeş Makamı ve Mescidi, Mencek Baba Türbesi, Duatepe Türbesi, Mehmet Felah Türbesi de gezilip görülmesi gereken ilgi çekici mekânların başında gelmektedirler.          

Tarsus-Makamı Şerif Cami ve Daniyal Peygamber Kabri;

Tahtının sarsılacağı gerekçesiyle İsmailoğullarından tüm erkek çocukların öldürülmesini emreden MÖ 605- MÖ 562 Babil Kralı II. Nebukadnesar’a karşı Yahudilere yardım eden Danial (Danyal) gösterdiği kehanetlerle peygamber kabul edilmiştir.

Efsaneye göre; Kudüs’te doğan Danyal Peygamber, ailesi tarafından öldürülmesin diye bir mağaraya bırakılır ve orada İki aslan tarafından büyütülür. Gençken Yahudilerin arasına karışıp bereket dağıtır ve onlara kehanetleriyle yardım eder. 

Daha sonra kıtlık zamanında Kilikya’nın Başkenti  Tarsus’a kral tarafından çağıran Danyal Peygamber’in ülkesine geri dönmesine izin  verilmez. Kente bolluk bereket getirir.

İlçe merkezinde Kubat Paşa Medresesi yanında Makam-ı Şerif Cami 1857 yılında yapılmıştır. Dikdörtgen planlı, tonoz örtülü, kemerli camiye çok sonra minare eklenmiştir. Caminin düz mihrabı son derece sade düzenlenmiştir. 

Daha sonra Hz Ömer zamanında Tarsus’u alan Araplar mezarda buldukları iki aslan ve bir çocuk resimli yüzükten buranın Danyal Peygamber’e ait olacağı düşünülür ve mezar koruma altına alınır. Berdan Çayı’nın yönü değiştirilip mezarın üzerinden geçmesi sağlanarak mezara verilecek zararlar önlenir. 

Zamanla söylence halklar arasında yayılır. Önce Yahudiler daha sonra Hıristiyan ve Müslüman olan Tarsuslular tarafından saygı duyulan Danyal Peygamber’in mezarı sıklıkla ziyaret edilmeye başlar. 

Çarşı merkezde türbenin olduğu yerde kazı çalışmaları sırasında farklı ölçülerdeki taşlarla yapılan kurşun kaplamalı demir çubuklarla bağlı Roma köprüsü, manastır, 7.ve 13 yy.’a ait birinde 7 köşeli yıldız bulunan kalker kesme taş örme duvarlı türbe, mezarlar, 4 adet bronz sikke, beşik tonozlu bir yapı, küçük bir hamam, sütun başlıkları da  ortaya çıkarılmıştır. Buluntular halen Tarsus Müzesi’nde sergilenmektedir.

Zamanla onarımlar geçiren türbe halkın ziyaretine açıktır.

Tarsus- Kubat Paşa Medresesi

Ramazanoğlu Beyi Kubat Paşa tarafından 1557 yılında yaptırılan medrese bugünkü Çarşı merkezindeki Ulu Cami yakınındadır. 

Eğitim-öğretim amaçlı kullanılan yapı, düzgün kesme taştan dikdörtgen planlı, tipik Selçuklu medrese mimari özelliklerine göre inşa edilmiştir.

Geniş bir portalla girilen tek katlı medresenin açık avlusu dikkat çekmektedir. Üzerleri kubbeyle örtülü yapının iki eyvanı-ana ve giriş- bulunmaktadır. 

16 odalı yapının kapı girişleri ve pencereleri ahşap, pencere korkulukları demirden yapılmıştır.

Yapı halen müze olarak kullanılmaktadır.

Tarsus- Gözlükule;

MÖ 7000’li yıllarda köy yaşamın olduğu belirlenen Tarsus, Akdeniz ile Kilikya ve Amik Ovası’nın Anadolu ile ulaşımını sağlayan en önemli kavşaktı.Tarsus Torosların içinden geçen akarsuların oluşturduğu vadilerde görülen ilk yerleşimcilerin güzergahı üzerinde yeralmaktaydı. Bu yüzden çok sayıda kalıcı ya da göçebe uluslarla tarihin ilk dönemlerinden beri hızla büyüdü. 

Tarsus kent merkezi içinde yer alan Gözlükule de kentin ilk yerleşim yerlerinden biridir. Gözlükule’nin tarihi MÖ 5000- MÖ 3000- MÖ 1200 neolitik, kalkolitik, erken ve geç tunç çağlarına kadar gitmektedir. 

MÖ 2000 yıllarında Tarsus’un limanı olan Gözlükule, çapı 300 m, yüksekliği 25 m ve derinliği yaklaşık 12- 14 m olan höyüktür. Höyük, çinde tüm Kilikya tarihi hakkında önemli bilgiller barındırmaktadır.

Tarsus’da ve höyükte yaşayan uluslardan- Hitit, Asur, Hellen, Roma, Bizans, Abbasi ve Selçuklu- geriye çok sayıda buluntu kalmıştır. 

Gözlükule’de cilalı taş, bakır ve yeniçağ dönemine ait 33 tabakadan çıkarılan yapıtlar -su yolları, taş döşeli yollar, duvar kalıntıları, megafon tipi çok odalı ev kalıntıları, sekiler, depolama alanları- halen Adana müzelerinde sergilenmektedir. 

Önceleri hamam ve tiyatro olarak kullanılan mekanların sonradan rekreasyon alınana dönüştürüldüğü yapılan araştırmalarla ortaya çıkarılmıştır.

Tarsus Roma Tapınağı (Dönüktaş, Donuktaş);

Önemi yeterince kavranmadan düzensiz kentleşme sonucu evlerin arasına sıkışıp kalan yapının 2. yy. sonlarına doğru inşasına başlandığı, ancak bitirilemediği anlaşılmaktadır.

Büyük bir kaya kütlesini andıran ve bölgenin en büyük mabedi olan yapının kime atfedildiği tam olarak bilinememektedir.

Ancak yazılı kaynakların bazılarına göre, MÖ 612- MÖ 605 Asur Kralı Sardanapal’ın mezarı ya da bir Roma dönemi mabedi olduğu düşünülmektedir. 18. yy.’a kadar pek ilgi çekmeyen yapı, bu dönemden sonra çeşitli araştırmalarla hakkında daha doğru bilgilere ulaşılmaya başlanmıştır.

Tapınağın 2. yy.-Hadrian- Septimius Severus dönemindeki Side N1-N2 tapınakları, M binası, tiyatro ve Tykhe Tapınağı’nın mimari özelliklerine bakılarak 96- 180 Antoninler dönemi özellikle de bu dönemin sonu sayılan Kommodus zamanına tarihlenebileceği ve yapının imparator kültü ile ilgili olduğu varsayılmaktadır. 

Tapınaktaki 100 x 43 ölçülerindeki 8 m’lik, dikdörtgen planlı mimari parçalar ve Roma betonları dev kütleyi daha da ilginç hale getirmektedir. 

Tarsus- Bilali Habeşi (Makamı)Mescidi;

Arapların kenti işgali sırasında Hz. Muhammet’in müezzini Bilali Habeşi’nin ezan okuyup namaz kıldırdığına inanılan yerde daha sonra mescit ve kuyu yapılmıştır.  Ulu Cami yakınındaki mescit zamanla Bilali Habeşi (Makamı) Mescidi olarak anılıp kutsal sayılmıştır.

Kare planlı, üç bölümlü ve  üstü üç kubbeyle örtülü mescidin içinde bir de lahit bulunmaktadır. 

Mescit en son 2013 yılında restore edilerek halkın ziyaretine  açılmıştır.

Tarsus- Kırkkaşık (Beyaz Kaşık) Bedesteni;

Ramazanoğlu İbrahim Bey tarafından 1579 yılında kesme taştan yaptırılan, doğu-batı yönünde dikdörtgen planlı, 25 odalı, 7 kubbeli yapı, yan tarafındaki kaşık figüründen dolayı Kırkkaşık Bedesteni adını almıştır. 

Yapı, bir süre medrese ve aşevi olarak kullanılsa da daha sonra çarşı olarak hizmet vermeye başlamıştır. 

İki büyük kapıyla girilen bedestenin içinden merdivenlerle çıkılan iki de kulesi vardır. Kubbeyi taşıyan kemerler sivri, giriş kapılarının kemerleri ise yayvandır.

1954 yılında onarıp halen Kapalı Çarşı olarak kullanılan Kırkkaşık Bedesteni’ndeki dükkânlarda yöresel ürünlerin yanında çok sayıda farklı malzemeden –seramik, ahşap, bakır, gümüş, deri, dokuma vb.- yapılan hediyelik eşyalar ile yiyecek ve içecekler satılmaktadır.

Bedestenlerin yanında ilçelerdeki kervan yolları üzerinde yapılan han ve kervansaraylarda –Anamur-Tol Kervansarayı, Akarca Hanı, Altı Kapı Han, Mut- Sartavul hanları zamanla yıpransalar da dönemlerinin izlerini taşıyarak günümüze kadar gelebilmiş tarihi yapılardır.

Tarsus- Roma (Eski ya da Şahmerdan Hamamı) Hamamı ve Kemer (Altından Geçme);

Kent merkezinde önceleri büyük bir kemer iken zamanla yok olma noktasına gelen tarihi yapının üstü tuğla ile örtülüdür. Hakkında fazla bilgiye ulaşılamayan kemer yanındaki hamamla beraber  evlerin arasına sıkışıp kalmıştır. 

Yerel taşlarla inşa edilen hamamın Roma dönemine ait olduğu çok az bir kısım görülebilen mimarisinden anlaşılmaktadır. Kente terazilerle taşınan suyun hamamda kullanıldığı düşünülmektedir. 

Kitabesine göre 1873 yılında onarım gördüğü bilinen Hamam’da efsaneye göre Şahmeran kesilmiştir. Kan izleri duvarda görüldüğüne inanıldığı için Şahmerdan Hamamı da denir.

Tarsus- Justinianus Köprüsü (Baç Köprüsü);

Tarsus girişinde yer alan Tarsus Çayı üzerindeki üç gözlü köprüyü Bizans İmparatoru Jüstinianus yaptırmıştır. Bir dönem para verilerek geçilen köprüde parayı alanlara Baç denildiği için zamanla Baç Köprüsü olarak da anılan yapının kalıntıları halen görülebilmektedir. 

Tarsus- Saat Kulesi;

Kent merkezi, Ulu Cami yakınındaki saat kulesi, 1890 yılında Kaymakam Ziya Bey tarafından yaptırılmıştır. O dönemde kentin kentin her yerinden görülebilen saat kulesi, işlevini kısmen yitirse de halen kentin önemli sembolleri arasında yer almaktadır. 

Tarsus- Mesire Yerleri; 

Tarsus ve çevresindeki en önemli mesire yerleri ve yaylaları -Baraj, Karabuçak, Çamlıyayla ( Namrun ) çıkarken Okalüptüs ve çam ormanlarıyla kaplı tepeleri- Yavşan, Deve, Saçmagediği, Şahinkaya, Güreş, Depel, Çocak, Tozlu vb.–  ve bölgeyi sularıyla canlandıran Cehennem Deresi tam bir doğa harikasıdır.

Kilikya Kapısı- Gülek Boğazı; 

Gülek Boğazı, Toroslardan Akdeniz’e girilen tek geçit noktasıdır.

Gülek Boğazı’nı Büyük İskender de dâhil pek çok tarihi komutan ve ordunun kullandığı yazılı kaynaklardan bilinmektedir. 

Anamur (Anamurium);

Rüzgârlı Burun anlamına gelen Anamurium adıyla kurulan Anamur’u  MÖ 4. yy.’da Fenikelilerin Lodos rüzgârlarına karşı korunaklı bir koyda kurduğu varsayılmaktadır. Aynı döneme ait olduğu düşünülen kale de yüksek bir tepede denizden gelecek saldırılara karşı yapılmıştır.

Kentin adına da ilk MÖ 4. yy.’ da bir liman listesinde rastlanmıştır. 

Dağlık Kilikya’nın en iyi korunmuş, limandan dağa doğru eğimli bir arazi üzerinde yer alan Anamurium zigzaklı surlarla çevrilmiş, kale içi ile denize doğru olan kısımlar duvarlarla birbirinden ayrılmıştır. 

MÖ 3. yy.’ da İskender ile beraber Helenleşmeye başlayan kentin denizden yaralanması ve nüfusu önemli ölçüde artmıştır. Kent, konumu nedeniyle sık sık istilacıların saldırısına uğramıştır.

MÖ 1. yy. başlarına kadar çeşitli çatışmaların gölgesinde kaldığı için kendini tam ortaya çıkaramayan Anamurium, 72 yılında Roma toprağı olarak daha geniş bir alanda gelişimini sürdürmüştür.

MS 1. yy.’ da Kommagene Krallığı’nın bir parçası olan Anamurium’da  Kral IV Anktiokhos zamanında para basılmış ve kent surları yapılmıştır.

Roma Dönemi’nde Kıbrıs’a yakılığı nedeniyle Germanikapolis (Ermenek) ile bağlantılı bir ticaret merkezi haline dönüşen Anamurium varsıl bir seviyeye gelmiştir.  

Roma zamanın parlak günlerinin ardından 260 yılında Pers-Sasanilerin baskınlarıyla kent çok tahrip edilmiştir.

5. yy.’dan sonra İsaurialıların eline geçen kent,  6. yy’a kadar eski refah dolu günlerine döndüğü kayıtlardan anlaşılmaktadır. 

Bölge ve kentin Hıristiyanlık döneminde de kalabalık bir yerleşim yeri olduğuna dair belgelere rastlanmaktadır.

1300-1308 yılları arasında Anamurium, Karamanoğlu Mehmet Bey’in daha sonra da  Osmanlıların eline geçmiştir.  

Helenistik çağda da önemli bir liman kenti olduğu bilinen Anamurium’un dikkat çekici kalıntıları;  kenti çevreleyen gözetleme kuleleriyle yöresel kireç taşından yapılan 1.5 km’lik surlar ( bazı kısımları 8 m yükseklikte), 1. ve 4. yy. arasında moloz taştan yapılan beşik tonozlu, iki katlı, bir veya iki odalı  350 mezarın olduğu nekropol Anadolu’nun iyi korunan Roma mezarları, yaklaşık 350 adet mezarda kuş, tavuk kuşu, balık, çiçek, girlantlı, çeşitli hayvan figürlü, Medusa başı, baklava desenli, kırmızı, yeşil, sarı, yeşil ve siyah renkli ve kabartmalı freskler, kentin kuzeydoğusunda doğu-batı yönlü döşeli su kemerleri ve ssu sarnıçları kalıntıları, 900 kişilik odeon, 2. yy. yarım daire  tiyatro, tabanı mozaiklerle bezeli, 100 m uzunluğunda 1000 m2’lik gymnasium ve  3 ısınma odası ve 2 yüzme havuzu olan hamam kalıntıları, balıkçı, inşaat, çömlekçi,  dokuma, terzi ve oyun aletleri, kurşun mühürler, kantar ağırlığı, sikkeler, makyaj malzemeleri, bilezik, anahtar, kilit, kemer tokaları vb. olarak sıralanabilir.

Anamur- Mamure Kalesi;

Roma dönemindeki en önemli kentlerden biri olan Anamur’daki kale, il merkezine 6 km uzaklıkta Bozdoğan Köyü’nde, yüksek kayalar üzerindeki Rigmonai Antik Kenti kalıntıları arasında yer almaktadır.

Akdeniz’in en tanınan kıyı kalelerinden Mamure Kalesi, yapım tarihi ve inşa edenler hakkında tam bilgiye ulaşılamasa mimarisinden 2. yy.’da  Romalılar tarafından yapıldığı varsayılmaktadır.

60- 70 m yükseklikte, temelden yukarıya doğru daralan kale büyük kesme taşlardan yapılmıştır. Üç bölümlü (iç avlu, dış kale ve iç kale), üç katlı, üç burçlu kalenin 39 kulesi vardır. Kalenin çift katlı, özenerek döşenmiş kesme taş duvarlarında birbirlerine bağlantılı galeriler bulunmaktadır. Kalenin içindeki ve üst kattakilere merdivenle ulaşılabilen farklı malzemelerle. (farklı taşlar ve horasan harcı) yapılan burçlarındaki dehlizleri son derece dikkat çekmektedir. 

Ana giriş kapısının pencere kemerlerindeki muazzam yerleştirilmiş kesme taşları kaleyi gösteriş kılmaktadır. Ana giriş kapısının kuzeydoğusundaki depolarına su 10 m genişlikteki hendeklerden iki sivri kemreli su yolundan taşınmaktaydı.

Kale ve çevresinin 3. ve 4. yy. Roma Dönemi’nde önemini yitirmeye başladığı kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Hıristiyanlık döneminde de kullanılan kale çeşitli uluslarca yıllar içinde çok defa el değiştirmiştir. 

12. yy.’da Kilikya Ermeni Krallığı tarafından onarılan kale zamanla tahrip olmuş ve Karamanoğulları döneminde 1300- 1308 yıllarında Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından tekrar tamir ettirilmiştir. 

Dış kaleye kitabesi de görülen Karamanoğulları Dönemi’nde eklenen tek kubbeli cami, çeşme ile  depo ve sarnıçlara yapılan onarım faaliyetlerinden dolayı Mamure adını alan kale, 1469 yılında bölgeyle beraber Osmanlıların eline geçmiştir. 

Daha sonra yine tahribatlara uğrayan kale 15-16. ve 18. yy. çeşitli defalar onarılmıştır.

Duvarları ve su sarnıçları şu an yerinde olmayan köprü ile iç avlu, dış kale, cami, çeşme ve bazı bölümleri yıkılsa da ılıklık (tepiderium), sıcaklık (calderium) bölümleri görülebilen Roma hamamı ile hamamın yanında Rigmonia Antik kenti kalıntılıları, sahile bakan tarafta baş kale denilen dört köşeli gözetleme kulesi, üstü yıkıldığı için görülmeyen fener kulesi çağlar boyunca farklı uluslarca kullanılan kaleden geriye kalan önemli kalıntılardır.

Ayrıca Anamur yakınlarında Fener Kulesi, Mamure Cami, Akcami, Kızıl Kilise ile kente 14 km uzaklıktaki Çamlıpınar Köyü’nde 16.- 17. yy. Çoban Kalesi, Çeltikçi Köyü yakınlarında da nekropol, sarnıç ve antik kent kalıntıları bulunan Boncuklu Kale ,Anamur’un pek çok tarihi yapı ve yapıtı- tiyatro, geniş surları, odeon, liman, toplantı yeri vb.-her yıl çok sayıda tatilci, tarih ve doğa sever tarafından ziyaret edilmektedir.

Aydıncık (Kelenderis- Gilindere);

Kimler tarafından ve ne zaman kurulduğu konusu tam netliğe kavuşamasa da antik yazar Apollodors’a göre ; Suriye’den gelen Sandokos tarafından kurulan kent, MÖ 2000 Luvi-Hitit tanrısı Şanta ile özdeş sayılmıştır.

Tarsus’unda  kurucusu ve baş tanrısı olan Sandon/Sandan kültünün MÖ 1000 yılına kadar bölgede devam ettiği düşünülmektedir.

Ancak yapılan kazılar sonucu kentin  MÖ 8. yy. veya 7. yy.’da  kurulmuş olabileceği de varsayılmaktadır. Ancak Kelenderis’e ait en eski buluntular MÖ 6. yy. da mozaikleri ve MÖ 5. yy. sikkelerdir. 

Doğal ve korunaklı bölgenin en elverişli ticari limanına sahip Kelenderis, Kıbrıs’a da oldukça yakındır.  P.Mela’ya göre Samoslular (Sisam) tarafından kolonize edilen Kelenderis’i daha sonra İonlar, Nagidos (Paşabeleni- Bozyazı) ile birlikte Batı Anadolu’nun en önemli ticaret kapısı yapmışlardır. 

En parlak dönemini MÖ 5. ve MÖ 4. yy. arasında yaşayan kent, Atina’da Perslere karşı kurulan ticari örgüt  Attik-Delos Deniz Birliği’nin doğudaki üyesiydi. 

Özellikle deniz ticareti sayesinde uzun zaman varsıl günler yaşayan, doğu ile batının kesişim limanı Kelenderis’in Helenistik Dönem’de Mısır’daki  Ptolamios Krallığı ile de ilişki içinde olduğu saptanmıştır.

MÖ 1. yy.’ da artan korsan saldırılarının tüm bölgeyi olduğu gibi Kelenderis’i de yıprattığı bilinmektedir. Roma Dönemi’nde bölgede yapılan korsanları temizleme faaliyetlerine destek veren Kelenderis, bu süreçte ikinci parlak günlerine kavuşmuştur. 

Kelenderis’e yakın MÖ 5000 yıllarına tarihlenen  Gilindere Mağarası son yıllarda bölgenin en önemli turizm yerlerinden biri olmuştur. Mağara, içinde çok sayıda eşsiz görünümlü sarkıt, dikit, sütun, perde damlataşları, akma taşları ve mağara iğneleri barındırmaktadır. Uzunluğu 555 m, genişliği 100 m olan mağaranın  tavan yüksekliği ve 18 m civarındadır. 

Galerileri, odaları ve salonlarıyla dikkat çeken Gilindere Mağarası’nın sonunda 18-30 genişlikte, 140 m uzunlukta, 5-47 m derinlikte ve tavanı 35-40 m yükseklikte olan bir de göl bulunmaktadır. 

Kazılarda ele geçen buluntular Anamur ve Silifke Müzelerinde sergilenmektedir.  

Bozyazı-  Softa Kalesi;

Bozyazı’ya 10 km uzaklıkta, Fidik Tepe’de, korsanlara ait olduğu düşünülen kale, Roma ile Bizans döneminde çeşitli defalar onarılmıştır.

Daha sonra Türkler tarafından da kullanılan kalenin su sarnıçları, hamam ve saray kalıntıları, mezarları, iyi korunmuş antik Arsione Kenti’ne kadar uzanan surları, Karamanoğulları ya da Selçuklu döneminde eklendiği düşünülen camisi ile dikkat çeken önemli tarihi bir yapıdır.

Taşucu-Azize Aya Tekla (Meryemlik);

Taşucu’na 4 km, Silifke’ye 5 km uzaklıkta önce Hıristiyanlar sonra da Müslümanlar tarafından kutsal sayılan Aya Tekla- Meryemlik’in tarihi söylencesi Aya Tekla adlı dindar bir Hıristiyan kadının buradaki doğal mağarayı sığınak olarak seçmesiyle başlamıştır.

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde St. Paul’ün vaazlarından etkilenerek 17 yaşında Hıristiyanlığı seçen Tekla, kendini dine ve öğretisine adayarak Hıristiyanlığı yayma faaliyetlerine katılır. Paganlar tarafından çeşitli tehditlere maruz kalan Tekla kendini bu mağaraya kapatır ve uzun yıllar inzivai bir yaşam sürer. 

Halkın bu mağarada Tekla’nın mucizevi olaylarına -çeşitli hastaları iyileştirdiği vb.-tanık olduğu yayılır ve burası kutsallaşır. 

313 yılında Hıristiyanlığı yaymak serbest bırakılana kadar bu mağara gizli bir tapınak olarak kullanılır. 

Daha sonra içinde kaybolduğuna inanılan Tekla için mağara 460- 470 yılları arsında kiliseye dönüştürülür. 

Tam olarak görülemeyen Bazilika planlı kilisenin duvarları ile tavanları mermer levha ve renkli camlarla bezeli olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. 

Ayrıca bu civarda Kubbeli (Zenon Kilisesi), örtülü sarnıçlar, hamam, nekropol alanı ve kutsal yol da kazılarda ortaya çıkarılmıştır.

Gülek- İskender Yazıtı;

Gülek- Çukurbağ Köyü, Sarışıh Kervansarayı yakınında yer alan kaya halk arasında İskender Yazıtı olarak adlandırılmaktadır. Yazıtın kaya kütlesine oyularak Latince harflerle yazılan kitabesinden İmparator Augustus’a (Caracalla) ait olduğu anlaşılmaktadır. 

Yazıtta “İmparator Caesar Marcus Aurelius Antoninus sadık, mutlu, yenilmez Augustus- Caracalla bu yolu dağları delerek yaptırdı” yazmaktadır. 

Altta yer alan iki satırlık Yunanca yazıtta ise Kapadokya Bölgesi ile Kilikya Bölgesi’nin sınırını belirten “Kilikia’nın Sınırı” yazısı bulunmaktadır. 

Ayrıca yazıttan 217 yılında Gülek Boğazı’ndan geçen Via Tauri (Toros Yolu) İmparator Caracalla’nın buradaki geçidi genişlettirdiği öğrenilmektedir. 

Bölgede İmparator adına bazıları halen Adana Müzesi’nde olan çok sayıda Miltaşı da bulunmaktadır. 

Bunların yanında İbrahim Paşa Tabyaları, Kızıl Tabya (Büyük veya Fenerli Tabya)Yer Tabyaları, Armutlu Tabya ve Ak Tabya (Beyaz veya Küçük Tabya) bölgenin tarihsel, askeri ve ticari önemini anlatmaktadır.

Pozantı- Sağlıklı (Bayramlı- Roma Yolu);

Anadolu karayollarının pek çoğunun antik dönemlerden beri  kullanıldığı yapılan araştırmalarla ortaya konulmuştur. Geçmişten günümüze uzanan bu yollar, kuzey- güney , doğu-batı yönünde hem en kısa hem en güvenilir hem de en kolay ulaşım noktalarına yapılmışlardır.

Yolların en önemlilerinden biri de denizden 200 m yükseklikte Akdeniz’i Toroslar ile İç Anadolu’ya bağlayan ve günümüzde de önemini koruyan Tarsus- Pozantı antik yoludur. 

Bugünkü otoyol yapımı sırasında antik yolun önemli bir bölümü tahrip edilirken modern teknolojinin ekonomik ve güvenli olmadığı gerekçesiyle dokunulmayan kısımları tahribattan büyük ölçüde kurtulmuştur. 

Tarsus’a 15 km uzaklıktaki Sağlık köyünde dağ yolunda bulunan Roma Dönemi’nde yapılan 2.94m -3 m genişlikteki yol, Roma ve sonraki yıllarda kentin önemli girişlerden biriydi. 

Kalıntılardan işlek ve görkemli olduğu anlaşılan 1. yy ve 5. yy. kullanılan yoldan günümüze kireçtaşıyla döşeli 3 km’lik kısmı kalabilmiştir.

Yolun son derece stratejik bir noktasında Tarsus’u denize kadar götüren, tarihi tam olarak bilinmeyen tek kemerli anıtsal kapı  yer almaktadır. 

Bu kapı da otoyol yapım çalışmaları sırasında zarar görmüştür.

Mut- Claudiapolis ;

Mersin’in batısında yer alan tarihi kentte Karamanoğulları döneminden kalan iki türbe, Lalaağa Cami ve Kızıl Minare, Selçuklu Nuri Sofi Türbesi dikkat çeken yapılardır. 

Ayrıca kentin 35 km uzaklığındaki Corapissus Antik Kenti içinde desenli mozaikleriyle dikkat çeken Bizans dönemi Dağ Pazarı Kilisesi, heroon (kahramanlık anıt mezarları) ve sarnıçlar kentte görülmesi gereken önemli yerlerden bazılarıdır. 

Mut- Alahan Manastırı;

Mut’a 20 km uzaklıkta, denizden 1300 m yükseklikteki Geçimli Köyü- Göksu Vadisi’nde dik bir tepede kayalara oyarak kurulan manastırın dönemin koşulları gereği, Hıristiyanlığın ilk yayılma dönemlerinde Anadolu’da çoğunluğu oluşturan paganlardan korunmak amacıyla yapıldığı düşünülmektedir. 

İlk Hıristiyanlar, Kapadokya ve Likonya (Konya) başta olmak üzere genellikle güvenli yerlere özellikle kayalara oyularak yapılan kilise, şapel ve manastır mağaralarda gizlenerek yeni dinlerini yaymaya çalışmışlardır. Başta Hıristiyanlığın daimi din olmasında önemli rolleri olan Tarsuslu St. Paul ile St. Barnabas’ın dinsel yolculukları sırasında bu mağaralarda konaklayıp inananların güvenliği için yol boylarına çeşitli sığınaklar yapılmıştır. Zamanla mağaraların dışına 3 nefli ve narteksli bazilika yapılmıştır. Alahan Manastırı da St. Barnabas’ın 440- 442 yılları arasında Konya- Kapadokya ve Antalya- Antakya’ya yaptığı yolculuk sırasında kullanılan yapılardan biridir. 

Ayasofya mimarisi özelliklerini taşıyan ancak kayalara oyularak yapılan manastır, batı- doğu kiliseleri, sütun başlıklarına göre 5.ve 6. yy.’da birini Rahip Tarasis’in yaptırdığı bilinen mezarlar ve keşiş odalarıyla birlikte oldukça büyük yapılar topluluğudur. 

Yapının genelinde kullanılan malzeme, mimari, teknik ile süslü desenler, dini figürler dikkat çekmektedir. Geniş avlulu kilisenin 11 km kemerli ve sütunlu galerileri, dini törenlerin yapıldığı dehlizleri, vaftizhanesi, görkemli mezarları, taş oymacılığı korint başlıklı üç nefli nişleri, kapının atkı ve yan dikmelerindeki kabartma süsleri, St. Paul ile St. Pierre figürleri, çelenk taşıyan altışar kanatlı Cebrail, Mikail’in simgesel yaratıkları ezişi, kükreyen aslan, kartal ve öküz sembolleri, İncil tasvirleri, üzüm salkımları, asma yaprakları ve balık motifleri ile gösterişili bir yapıdır. Ayrıca kazılarda 4.5. ve 6. yy.’a ait sikkeler de bulunmuştur.

Mersin ve ilçelerinde diğer gezilebilecek yerlerden;

Müzeler; Mersin Atatürk Evi ve Müzesi, Mersin Devlet Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi, Mustafa Erim Mersin Kent Tarihi Müzesi, Mersin Deniz Müzesi, Tarsus Saint Paul Anıt Müzesi, Silifke Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi, Taşucu Amphora Müzesi de bölgeyi ziyaret edenler için ilgi çekebilecek diğer değerli yapıtlara ev sahipliği yapmaktadırlar.

Ayrıca Mersin ve çevresi sahip olduğu tarihi ve doğal nitelikleri sayesinde inanç, kültür, deniz, yayla, doğa ve spor turizmine son derece uygun bir ildir. 

Tarihe, mimariye, geçmiş kültürlere, geçmiş yaşamlara meraklı olanların tercih edebileceği çok sayıda mimari yapı, doğal alan, tarihi mekan ve antik kent  ziyaret edilebilir. 

Uzun yaz günleri sayesinde yılın yaklaşık sekiz ayı denize girilebilen bitmez tükenmez sahillerin ve muhteşem manzaralı koyların antik dönemde korsan yatakları olduklarını düşünmek zor gibi görünüyor. 

Kentin 108 km kıyısında doğal kumsalları– Taşucu, Kapızlı, Kızkalesi, Yemişkumu, Ayaş, Akkum, Çeşmeli, Ören, Kumkuyu, Aydıncık, Balıkova, İskele, Yenikaş, Ovacık, Büyük Eceli, Anamur ve Susanoğlu plajları vb. çok sayıda deniz severi bölgeye çekmektedir. Ayrıca sahilin pek çok yerinde su altı sporları ve su altı avcılığı yapılabilmektedir. 

Tüm tatilci ve sporseverlere yetecek kadar konaklama tesisini de bölgede bulmak mümkündür. 

Dini mekânları ziyaret etmek isteyenler için de Tarsus- St. Paul Kuyusu ve Kilisesi, Ulu Cami, Hz.Bila-i Habeşi Makamı , Makam-ı Şerif Camisi, Hz Danial Türbesi, Eski Cami, Eshab-ı Kehf, Aya Thekla ve Alahan Manastırı vb. pek çok yer yerli ve yabancı ziyaretçilerin ilgilerini çekebilir. 

Kentin aşırı sıcak yaz günlerine alternatif olarak düzenlenen çok sayıda yaylada – Gözne, Ayvagediği, Namrun, Kızılbağ, Soğucak, Beiralanı, Fındıkpınarı, Mihrican, Çamlıyayla, Çamlıyayla -Tanzit Yaylası, Karakapı Yaylası, Sebil, Tarsus- Gülek, Erdemli- Sorgun, Güzeloluk, Küçükfındık, Silifke- Balandız, Gökbelen, Kırobası, Gülnar- Bardat, Tersakan Platosu ve Alagöl, Kozağaç- doğa yürüyüşü, kamp alanları bulunmaktadır.

Erdemli- Paşa Türbesi, Gülnar- Zeynel ve Şeyh Ömer Türbeleri, Mersin-18 km uzaklıkta, Hebilli Köyü’ndeki Hebilli Kalesi, Gözne Kalesi 29 km uzaklıkta Ayvagediği- Sinap Kalesi 40 km uzaklıkta Ortaçağ Ermeni Kalesi, Çandır Köyü- Çandır- Paperon (Barbaron)Kalesi ve Kızlar Kalesi- Manastırı, 20 km Soğucak Yaylası- Belenkeşlik Kalesi, 15 km İnsu Köyü- Başnalar Kalesi, Aslanköy- Güzelyayla- Asar-Hisar Kalesi, 45 km uzaklıkta Yavca Köyü- Gediği Kalesi ve Manastırı, 40 km uzaklıkta, Evciler Köyü- Evciler Kalesi, 50 km uzaklıkta, Fındıkpınar Kalesi, 30 km uzaklıkta, Kaleburnu Köyü- Kaleburnu Kalesi, 34 km uzaklıkta, Fındıkpınarı yolu üzerinde Kızıcubelen Kalesi ve Örenyeri, 49 km uzaklıkta Silifke Yolu üzerinde Tırtar- Akkale- Silfke- 12 km uzaklıkta, Meydan- Sivri Kale, 16 km Hançerkale, 17 km Gökburç, Gülnar- 12 km uzaklıktaki Emirhacı Köyü’nde, Meydancık- Kırshu Kalesi, Taşucu- 7 km uzaklıkta Liman Kale, 22 km Tokmar- Castellum Novum- Kalesi, Tarsus- 25 km uzaklıkta, Çavuşlu Köyü- Çavuşlu Gözetleme Kulesi, 65 km uzaklıkta Gülek- Gülek Kalesi ve Gülek-İskender Yazıtı, Çamlıyayla- Namrun Yaylası- Namrun- Lampron ve Sinap Kaleleri, Erdemli- 14 km uzaklıkta, Kumkuyu- Hisarkale, Ayaş- 20 km uzaklıkta, Yeniyurt Kalesi ve Örenleri, Mut- Mut Kalesi, 16 km uzaklıkta, Mavna Kalesi, Yer Köprü Şelalesi, Bozyazı- 10 km uzaklıkta, Tekedüz Köyü-Yelbiz Kalesi, Aydıncık-Susanlık Kalesi olarak sayılabilir.   

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top