İzmir/Selçuk-Menemen-Bozdağlar-Dikili-Foça-Çeşme-Urla-Seferihisar-Kemalpaşa

Selçuk- Efes- Ephesos Antik Kenti

Anadolu’nun ticari, siyasi, dini ile kültür yollarının ortasında, Sardes’ten geçen Kral Yolu’nun başlangıcında yer alan Efes doğuyla batının en önemli kapısıydı.

Batı Anadolu İon kentlerinin en büyüğü, en varlıklısı, en canlı ve en ünlü yerleşim yeri Efes’in ne zaman kurulduğu konusu tam olarak netleşemese de araştırmalara göre en kuvvetli olasılık -tunç çağı Hitit-Luviler ile MÖ 6000- MÖ 4000 ya da MÖ 2000- olduğu düşünülmektedir. 

Kentin ilk yerleşim alanı höyükler ile Ayasuluk Tepe’sindeki Hitit tabletlerinde Apasas- Arı olarak bahsedilmektedir.

Efes’in kuruluş tarihiyle ilgili olduğu gibi kimin ya da kimlerin kurduğu konusunda da çeşitli bilinmezlikler olmasına karşın kentin efsanevi Kralı Kadros’un oğlu Androklos tarafından kurulduğu söylenegelmiştir.

Panayır Dağı- Pion eteklerinde, Küçük Menderes Irmağı’nın denize döküldüğü körfez olan Efes’de MÖ 2000 Karialılardan sonra yaklaşık MÖ 1050 yıllarında Yunanistan’dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başlamasıyla yerleşim yeri bir liman kenti olarak kısa sürede gelişmiştir. 

Ancak yüzlerce yıl ırmağın alüvyonları, kent ile denizin arasına girerek Efes’i bugünkü konumuna- kıyıdan yaklaşık 10 km. karaya doğru– çekmiştir. 

Efes ilk yerleşim günlerinden günümüze çeşitli gerekçelerle- hastalık, yangın, alüvyonlar vb.– beş kez yer değiştirmiştir. 

Efes ve çevresi Hititlerden sonra pek çok uygarlığa –Miken, Leleg, Karia, İon, Dor, Kimmer, Lidya, Pers, Makedonyalı Büyük İskender, Bergama Krallığı, Roma, Bizans, Aydınoğulları vb.-ev sahipliği yapmış olduğu yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır. 

MÖ 10. yy. Dorlardan kaçan İonlar, kolonize bir yerleşim yerine dönüşen Efes’e gelerek kentin gelişimine katkı sağlamışlardır. Hala devam eden kazılarda ele geçen buluntu ve belgeleden

MÖ 6. yy. da Lidyalılar Efes’e egemen olduğunda aradan geçen yüzlerce yıl içinde kent değişmiş, genişlemiş ve nüfusu artmıştı. 

Yine bu yüzlerce yıl boyunca kentin yerleşim yeri olarak iki dağ arası, resmi işler içinse düz alanlar seçilmiştir. Bu süreçte krallar, aristokratik oligarşi ve titanlarca yönetilen Efes, ilk çağların en zengin ticaret merkezi olarak Mısır ve Suriye krallıkları ile birleşip MÖ 560 yılında, Anadolu’nun eski ana tanrıçası- Kybele’nin yolundan gitmişlerdir.

Helenler kente geldiklerinde Anadolu tanrıçası Kybele ile tanışıp Artemis’e eş kılmışlar ve ona tapınmaya başlamışlardır. Daha sonra Tanrıça Artemis adına Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri kabul edilecek Artemis Tapınağı’nı inşa etmişlerdir. 

Özellikle antik dünyanın en görkemli yapısı ve heykeli 110×55 m. ölçülere sahip, 127 adet 20 m. yüksekliğinde son derece görkemli sütunla süslü Artemis Tapınağı ve Heykeli çok sayıda ziyaretçiyi kente çekmekteydi. Yakınındaki ocaktan sağlanan mermerlerle yapılan tapınak antik çağın sonunda Herostatos tarafından yakılmıştır.

Klasik Yunan döneminde İyonya’nın 12 şehrinden biri olan Efes’i MÖ 334 Büyük İskender Perslerden alarak generallerinden Lysimachos’a bırakmıştır. 

Starbon’a göre, Lysimakhos suyollarını tıkayarak yağmurlarda kenti su bastırmış ve halkı dışarı atmıştır.

Bugün kentte ziyarete edilen kalıntıların pek çoğu Lysimakhos dönemi- MÖ 300 ve sonraki dönemlere aittir.

Helenistik ve Roma dönemlerinde en görkemli günlerini yaşayan Asya’nın başkenti büyük liman kenti Efes’in nüfusu yaklaşık 200 bin kişiydi. 

Pergamon Kralı III. Attalos’un vasiyet üzerine MÖ 133 yılında Efesos yeni bir eyalet, Asia’nın Özgür Kent’i olarak  Roma denetimine geçmiştir.

1- 2 ve 4. yy. Roma döneminde Efes, Selçuk- Ayasuluk Tepesi’nden ovaya doğru genişleyerek ortalama 8 km2.lik alana yayılmıştır. Bu dönemde Efes’in gittikçe gelişerek zenginleştiği geriye bırakılan yapı, yapıtlar ve belgelerden anlaşılmaktadır. 

Roma yönetiminin adaletsiz vergileri sonucu kent halkı MÖ 88 Pontos Kralı Mithridates’e geçse de MÖ 47 yılında tekrar Roma’nın egemenliğine girmiş ancak Özgür Kent statüsünü kaybederek büyük bir para cezasına maruz kalıp yoksullaştığı bilgisine yine belgelerden ulaşılmaktadır. Borçların etkisiyle başlayan iç savaşlar Augustus döneminde yönetim ve vergilerin tekrar düzenlenmesiyle son bulmuş ve kent eski refah dolu günlerine dönmeye başlamıştır.

Özellikle Pergamon ve Roma dönemlerinde Efes’in yararına yapılan tüm yapılar için halkın ve yöneticilerin yazdırdıkları teşekkür yazıtları, yöneticilerin heykellerini binaların önünde ve caddelerde sergileme arzuları kentin mimarisinin gelişmesine katkı sağlamıştır. 

Heykeller genellikle ana yollarda özellikle MÖ 3 yılında Azatlı iki köle Mithridates ve Mazaeus tarafından Augustus ve Agrippa onuruna yapılan cümle kapısı, liman kapısı, Magnesia kapısı vb. önündeki önemli binaların-Agora, Celsus Kitaplığı vb.- yanında sergilenmekteydi.

Roma döneminde Anadolu topraklarına giren Hıristiyanlık Efes’e de ulaşmış ve kentin 24 bin kişilik tiyatrosunda 2 .yy. da St. Paulos tarafından verilen vaaz yeni dinin Asia’ya yayılmasında son derece etkili olmuştur. 

Ancak bu dönemde halkın önemli bölümü çok tanrılı dönemin tanrı ve tanrıçalarının heykellerini yapan bir işkolunda çalışmaktaydı. 

Efes’in her yerinde sergilenen heykeller arasında verilen vaaz önceleri ayaklanmalara sebep olmuşsa da halkın yeni dinin azizlerinin ve peygamberinin heykellerini yapabilecek olması heykel işliklerinin devamını sağladığı için Hıristiyanlık burada da kabul görmüştür. 

Zamanla Hıristiyanlık Efes ve çevresinde de pek çok Anadolu kentlerinde olduğu gibi görkemli günlerini yaşamaya başlamıştır. Öyle ki ilk Hıristiyanlardan bazılarının –on havariden biri – Philippos’un kızlarından Yuhanna- Göksel açıklamaya yazan, İsa’nın yakın arkadaşı–  kentte yaşayıp burada öldükleri varsayılmaktadır. 

Ayrıca yakınındaki  Sion Dağı- Ayasuluk Tepesi’nde ki evin de Meryem Ana’ya ait olduğu ve  son günlerini yaşadığı bu evde öldüğü de rivayet edilmektedir. Bu ev halen kilise olarak kullanılmakta ve her yıl binlerce Hıristiyanı bölgeye çekmektedir.

Daha sonra Doğu Roma -Bizans yönetimiyle Efes, yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Ancak bu dönemin zayıflamasıyla eski önemini yitirerek10. yy. da tamamen terk edilmiştir. 

1090 yılında Türklerin eline geçen Efes, 1304-1330 yılında Aydınoğulları, 1426 yılında da Osmanlı yönetimine girmiş ve 16. yy. dan itibaren eski parlak günlerini geride bırakmıştır. 

Gittikçe küçülen Efes kentinin yeni yerleşim alanı 1923 yılında Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra Selçuk adıyla tekrar var olmaya başlamıştır.

Anadolu’nun en eski ve en önemli yerleşkelerinden biri, Asia eyaletleri içinde en iyi korunan kenti Efes, bugün antik kent-müze olarak kullanılmaktadır.

Halen kenti ziyaret edenler, çoğunluğu Roma, Helen ve Bizans dönemlerine ait yapı ve yapıtları ziyaret etse de MÖ 4000- MS 16. yy. kadar yaşamın hüküm sürdüğü çok sayıda uygarlıktan geriye kalan bilim, sanat, siyaset, ticaret, dini ve sosyal izlerine de tanık olmaktadırlar.

Kentte bugün görülen yapıtların çoğu MS 4.yy. dan sonra yapılanlardır.

Efes kentinin en çok ziyaret edilen bölümleri;

Büyük Tiyatro, Magnesia Kapısı, Doğu Gymnasionu ve Devlet Agorası Hamamları, Skolastika Hamamları, Kuretler Caddesi, Yukarı Agora-Devlet Agorası ve Bazilika, Odeon, Prytaneion – Prytaneion- Belediye Sarayı, Yamaç Evleri, Varius Hamamları, Hadrianus Tapınağı- Hadrian Tapınağı, Alytarkhus Stoası, Oktagon, Heroon, Celsus Kütüphanesi, Mazeus, Mithridates Kapısı, Tetragonos Agora-Ticaret Agorası, Liman Caddesi-Arcadiane- Tiyatro Gymnasionu, Liman Gymnasiumu ve hamamları, Meryem Kilisesi, Domitianus Tapınağı, Pollio Çeşmesi, Memmius Anıtı, Herakles Kapısı, Traian Çeşmesi, Serapis Tapınağı, çeşmeler, Zengin Evleri, 

Latrina- Tuvaletler, Meclis Binaları, hamamları, Mermer caddeleri, Odenon’u, Aşk Evleri-Genel Evleri, Çifte Kiliseleri-Konsül Kilisesi, Saray Yapısı, Stadyum Caddesi- Stadyum ve Gymnasium, Vedius Gymnasiumu ile Yedi Uyuyanlar, St. Jean Kilisesi, İsa Bey Cami, Ayasuluk Kalesi ile dünyanın yedi harikasından biri Artemis Tapınağı ile görülmeye değer en önemli antik kentlerden biridir.

Efes- Arcadios Caddesi

Kente girenlerin kullanmak zorunda oldukları 500 m uzunluğundaki caddeyi kentin güvenliği için yerleştirilen 50 meşale aydınlatılmaktadır.

Efes- Celsus Kitaplığı-Kütüphanesi

2. yy. da Asia Eyaleti Valisi Tiberius Julius Celsus adına oğlu tarafından yaptırılan kitaplığın altında Celsus’un mezarı da bulunmaktadır.

Son derece görkemli ve gösterişli ve bir zamanlar yaklaşık 200 bin el yazması eser bulunan kütüphane son derece görkemli mimarlığı ve süslemeleriyle hayranlık uyandırmaktadır. 

Kentin ana caddelerinin kesim noktası, ana kavşakta yer alan kitaplığın en dikkat çekici özelliklerinden biri de nişlerdeki fazilet, ilim, kader ve zekâyı temsil eden kadın heykellerdir. 

Efes-Artemis Tapınağı

Tapınağın kurulduğu alanın ilk yerleşimcilerinin MÖ 14- MÖ 13 yy. Miken uygarlığı olduğu yapılan kazı çalışmaları sırasında ele geçirilen seramik parçalarından anlaşılmaktadır.

Halen Efes Antik Kenti’nin 1.5 km. kuzeydoğusunda yer alan antik dünyanın en önemli tapınağı, Bereket Tanrıçası -Artemis adına yaptırılmıştır. 

Aslında Artemis adına adanan ve en son yapılan yapının yerindeki ilk tapınak MÖ 680- MÖ 650 yılları arasında 32 ahşap sütun üzerine inşa edilmişti. Zamanla yıkılan bu tapınağın yerine Lydia Kralı Kroisos, MÖ 570 yılında tamamı mermerden 100x 60 m. ölçülerinde, 106 sütun üzerinde yeni bir tapınak yaptırmıştır.

Hitit, Asur, Mısır ve Urartu sanatından etkilenilerek yapılan bu tapınak da MÖ 336 yılında akıl hastası Herostatos tarafından yakılmıştır.

Bugün halen sadece bir tek sütunu görülebilen ve dünyanın 7 harikasından biri kabul edilen tapınak MÖ 334 yılında 125 x72 m’ lik alana, devasa boyutta 19 m yükseklikte, 127 sütunlu ve mermerden yaptırılmıştır.

Antik dünyanın en görkemli tapınaklarından biri olan Artemis Tapınağı’nın baş köşesine yerleştirilen Artemis heykeli de aynı görkemle 174.5 cm. boyutlarında yapılmıştı. 

Artemission olarak adlandırılan tapınağa yüzlerce yıl, binlerce insan gelerek Artemis’e adaklar sundukları bilinmektedir.

Hayranlık uyandıran estetiğe sahip tamamı mermerden yapılan ilk tapınak olan Artemis Tapınağı, önce bir altar olarak inşa edilmesine karşın MÖ 6. yy. da genişletilerek görkemi arttırılmıştır.

263 yılında, Got istilaları sırasında çok zarar gören ve pek çok yeri yakılıp yıkılan daha sonra bir kısmı onarılan Artemis Tapınağı 4. yy.a kadar kullanılsa da eski görkemini büyük ölçüde yitirmiştir.

MÖ 4. yy. da da bölgedeki Lidya döneminde yapılan ünlü Hera Mabedi, daha görkemli bir şekilde inşa edilerek ancak 120 yılda tamamlanabilmiştir.

Küçük Asya’nın ortak mirası olarak kabul edilen Artemis Tapınağı, gelirini Efes limanında çalışan tüccarlara verdikleri arazi kiralarından- tarım, balık avlama alanları, tuzlaklar- adak eşyaları, kurbanlıklar ve tüccarların mallarını korumak için yapılan odalardan sağlamaktaydı.

Daha sonra Efes Limanı’nın alüvyonlarla dolmasıyla kıyıdan uzaklaşması, tüccarların tapınağı daha az ziyaret etmesi, tapınağın gelirlerini kısıtlamıştır. 

Daha sonra Anadolu’da artan Hıristiyanlık faaliyeti Efes’de de etkili olmuş ve özellikle 1. yy. da St. Paul’ün kenti ziyareti, buradaki vaazları ve 391 yılında Theodosius tarafından Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesiyle tapınak ile içindeki heykeller çok zarara uğramış, zamanla da Anadolu’da ki pek çok eser gibi bu eşsiz yapı da yeni gelenlerin tahammülsüzlüğü yüzünden ortadan kaldırılmıştır.

Selçuk Su Kemerleri

Ephesos’taki kazılar sırasında antik kente ait pek çok tarihi kalıntıdan bazıları da farklı dönemlere ait çeşmeler ile konutlar, resmi daireler, tiyatrolar, tapınaklar veyapıların su gereksinimlerini sağlayan su kanallarıdır. 

Önceleri kuyu ve sarnıçlardan –Kuşadası- Değirmendere- Kençherios ile Keltepe– sağlanan kentlerin suyu daha sonra çeşmelerin ve özellikle su kanallarının yapılması sadece yapıların konforunun artmasını sağlamamış aynı zamanda yerleşim yerlerinin hızla genişlemesi ve gelişmesine de katkı sağlamıştır.

Denize çok yakın olmasına karşın içmek ve kullanmak için yeterli suyu olmayan Efes’in su ihtiyacı Bizans döneminde Klaseas- Pranga Suyu, kesme taş ve tuğlaları birbirlerine bağlayarak, kayalara oyulan kanallar ve taş duvarlı teraslarla Ayasuluk Tepesi’ne kadar ulaştırılmıştır.

Tüm bu kemer ve su kanallarının Bülbül Dağı’nın çevresini dolaşarak Efes’e kadar uzanması son derece önemli bir teknik gerektirmesi dönemin gelişmişliğini anlamak açısından son derece önemlidir. 

Ayrıca tüm bu yapıların –kanal ve kemerlerin– orijinalliğini koruyarak ayakta kalmış olması da oldukça dikkat çekicidir.

Efes- Skolastikia Hamamı  

Antik kentin en büyük hamamlarından biri olan Skolastikia Hamamı Ephesos- Kuretler Caddesi’nde, Traian Çeşmesi ile Hadrianus Mabedi arasında yer almaktadır.

1. yy. da yapılmış ve 4. yy. sonuna kadar onarımlarla ayakta kalan taş, tuğla ve mermer malzemelerin yoğunlukla kullanıldığı görülen hamam üç katlı olarak inşa edilmiştir.

Tipik bir Roma hamam mimarisi özelliklerini – apoditerium- soyunmalık, sudotorium- terleme bölümü, calderium- yıkanma, sıcak bölüm, tepidarium- ılık, sohbet edilen, siyaset yapılan bölüm ve son olarak frigidarium- soğuk havuza girilen bölümler- gösteren yapının tüm bölümlerinin izleri hala fark edilmektedir.

Zengin – yoksul ayrımı yapılmadan tüm kent halkının yararlandığı hamamlardan fakirlerden ücret alınmadığı bilinirken zenginlerin de hamamlardan daha çok öğleden sonra hizmetkârları ile birlikte uzun zaman yararlandıkları yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır. 

İki ayrı girişi bulunan Skolastikia Hamamı’nın her iki kapısı da hamamın içinde oldukça büyük ve çok sayıda nişin bulunduğu apoditerium bölümüne açılmaktaydı. 

Bu nişlerden birine de 4. yy. hamamı onararak yapıya adını veren Christian Skolastika’nın heykeli son derece dikkat çekici bir şekilde yerleştirilmişti.

Küçük ve dar bir kapı ile girilen calderium -sıcak bölümde halen iyi durumda olduğu görülen duvarlarda farklı dönemlerde yapılan mermer ve tuğla levhalarla süslenmişti. 

Külhan- hippocaus bölümündeki sıcak hava zeminindeki pişmiş topraktan yapılan kanallarla calderium bölümün ısıtılması son derece önemli mimari tekniği göstermektedir.

Kemerli bir kapıyla hamamın ılıklığı olan tepideriuma geçilmekte ve bu bölümün duvarları ile zemininin altında sıcak hava dolaşımını sağlayan künkler bulunmaktaydı. 

Tepiderium tabanının mozaiklerle kaplı olduğu etraftaki mozaik kalıntılarından bilinirken 4. yy. onarımlarla bunun üzerine mermer kaplamaların yerleştirildiği anlaşılmaktadır. 

Hamamın frigiderium bölümünde de elips planlı soğuk su havuzu bulunmaktaydı. 

Hamamların halk için toplumsal önemi ve her mevsim en çok uğranılan yapılar olduğu için kent ve dönem tarihi araştırmalarında en çok rastlanılan bilgiler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Selçuk-İsa Bey Cami

Türk mimarisinde bir ilk olan ikinci cemaat yeriyle dikkat çeken İsa Bey Cami kentin en önemli İslam yapılarının başında gelmektedir.

Üç kemerli bir kapıdan girilen cami ana mekân, dört sütun üzerinde yükselen iki kubbeyle örtülmüştür. Üç sütun başlığı Türk skalaktit iken diğeri de Roma dönemi kompozit tarzda olduğu görülmektedir.

Beylikler ve Osmanlı döneminin mimari özelliklerini taşıyan, üç tarafı revaklarla çevrili caminin ortasında bir şadırvan bulunmaktadır. 

Cami ön cephesindeki çift merdiven ve anıtsal taç kapı abartısız olsa da sunaklı avlu, mermer levhalarla kaplı süslü batı cephesi camiye zengin bir görünüm katmaktadır. 

Caminin doğu ve batı girişlerinin yanında firuze sırlı tuğlalarla kaplı iki minaresinden biri günümüze kadar korunarak gelebilmiştir.

Selçuk- Meryemana Evi- Kilisesi

Selçuk kent merkezinden 420 m. yükseklikteki Bülbül- Koressos Dağı’nda bulunan ve önceleri ev olarak kullanılan yapının İsa çarmıha gerildikten sonra Meryem Ana’nın son günlerini geçirdiğine inanılmaktadır. Ev, 3. ya da 6. yy. sonra kiliseye çevrilmiştir. 

Oldukça büyük inşa edildiği düşünülen ilk yapı zamanla yangınlarda zarar gördüğü için bugünkü 305 m. enindeki ev- kilise, avlu, ayazma ve çevresi yıllar içinde defalarca onarım görmüştür. 

Meryem Ana adına yaptırılan ilk kilise olması bakımından oldukça önemli olan yapı- Meryem Ana Evi rivayete göre tamamen ruhani izler takip edilerek bulunmuştur. 

1967 yılında bulunan ev, Papalık tarafından kutsal bir mabet- kilise olarak kabul edilmiştir. 

Bahçesinde şifalı olduğuna inanılan ayazma ve yanında Meryem Ana’nın mezarı da bulunmaktadır.

Meryem Ana Kilisesi’nde her yıl 15 Ağustos’ta dini törenler yapılmaktadır.

Selçuk-Saint -Jean Kilisesi

Selçuk Kalesi’nin bulunduğu tepede yer alan kilise, efsaneye göre İsa’nın 12 havarisinden St.Jean’ın mezarının da olduğu yerdir.

4. yy. da eski bir kilise iken Bizans İmparatoru Justinien döneminde o döneme kadar bölgede eşi benzeri görülmemiş bir yapıya dönüştürülmüştür. 

Haç planlı olarak inşa edilen kilisenin ana mekânı 6 kubbeyle örtülmüştür. 

Kilisenin sütunları üzerinde İmparator ve İmparatoriçenin monogramları hala görülmektedir.

Selçuk-Yedi Uyurlar Mağarası

Pagan Roma topraklarında Hıristiyanlık dininin yayılma döneminde, efsaneye göre ilk inananlara uygulanan şiddetten kaçan 7 dindar Hıristiyan köpekleriyle beraber 200 yıl boyunca uyudukları düşünülen mağaradır. Efes yakınlarındaki mağara, Yedi Uyurlar Mağarası olarak adlandırılmaktadır. 

Anadolu’nun çeşitli yerlerinde aynı efsane ve aynı adla pek çok mağara hala halk tarafından kutsal mekânlar olarak kabul edilerek sıklıkla ziyaret edilmektedir.

Ayrıca Rumlardan günümüze kalan tarihi 250 yıl öncesine giden son derece güzel bir yerleşim yeri Şirince de önemli bir turizm merkezidir.

Zamanında 40 manastırı olan köyde bugün bazı kiliseler gezilebilmektedir. 

Ayrıca Söke- Kuşadası arasında Zeus Mağarası’nın yanında içinde pek çok ağaç ve hayvan barındıran 11 bin hektarlık alan halen Davutlar Milli Parkı olarak kabul edilmektedir.

Selçuk Efes Müzesi; Selçuk- Efes Müzesi  

Selçuk kent merkezinde yer alan ve ülkenin en önemli müzelerden bir kabul edilen yapıda Efes Antik Kenti ve çevresindeki arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan Miken, Arkaik, Klasik, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait başta İki büyük Artemis heykeli, Eros başı, Yunuslu Eros heykelciği, Sokrates başı, tıp ve kozmetik aletleri, takıları, ağırlıklar, aydınlanma araçları, müzik ve eğlence buluntuları ve dokuma araçlarından örnekler; ev kültü ve dekorasyonunda kullanılan heykelcikler, imparator ve tanrı heykelleri, büstleri ve mobilyalar, 

fresk, mozaik, taş, ahşap, mermer vb. ile yapılan yüz bin civarında buluntu Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonu, Sikke ve Hazine Bölümü, Mezar Buluntuları Salonu, Efes Artemisi Salonu, İmparator Kültleri Salonu ve Yeni Buluntular Salonlarında kronolojik ve tipolojik olarak sergilenmektedir.

Ayrıca müzenin yanına Arasta ve Hamam Bölümü’nde, özellikle Türk el sanatları ile tarım ve ticaret yaşamlarını anlatan yapıtlar ile Aysuluk Kitaplığı Bölümü ve Görme Engelliler Müzesi kısımları sonradan eklenmiş yapılardır.

İzmir- Menemen- Larisa- Larissa- Phrikonis, Kyme, Myrina, Elaia Antik Kenti

Anadolu’da yaklaşık on farklı yerde Larisa adlı yerleşim yeri bulunmaktadır. Bunlardan biri de; Arabayla İzmir’e yaklaşık bir saat mesafede Menemen ilçesi yakınlarındaki Larissa, MÖ 2000 yıllarında kurulmuştur. 

Aiolis Birliği’nin ilk on üyesinden biri, Yunanlılardan önce bölgenin en önemli kenti olan Larisalıların Yunanistan ve Ege adalarındaki Pelasglar ile aynı soydan geldiğine dair kanıtlar çeşitli araştırmalara göre varsayılan bir sonuçtur. 

Çok sonraları bölgeye ayak basan Yunanlılar, Larisa yakınlarına -5-7 km.- Neonteikhos- Yeni kale kurarak kenti zayıflatıp yakınına Kyme adıyla bir yerleşim yeri kurmuşlar ve yerli halkı buraya taşımışlardır. 

Buraya da Atina yakınlarındaki Phrikion Dağı anısına Larisa ve Kyme’ye  Phrikonis adını vermişlerdir. 

Anadolu’da varlıkları gittikçe belirginleşen Yunan kolonileri Aiolis Bölgesi’nde Smyrna- İzmir’i de alarak 12 üyesi olan Aiol Birliği’ni kurmuşlardır.

Zamanla çeşitli saldırılara- Lidya, Pers- uğrayan kente MÖ 546 yılından sonra Mısırlılar yerleştirince kent Mısırlı Larisa olarak da anılmaya başlandı. 

Daha sonra MÖ 399 Spartalı Thibron’a karşı koyan Larisa, tüm Aiolis Bölgesi ile birlikte MÖ 334 Büyük İskender’in yönetimine girmiştir. Ardından Pergamonlu Attalosların egemenliğine giren Larissa, MÖ 279 yılında da Galatlarla kent varlığını yitirmiştir.

Bir zaman sonra tamamen ortadan kalktığı düşünülen Larisa- Kyme ve yerleşim yerleri hakkında Strabon’un bilgilerinin izi sürülerek bölgede yapılan kazılarda Yanıkköy ve Buruncuk yakınlarındaki yerleşim yerlerinin Neonteikhos- Larisa olacağı varsayılmaktadır.

Önemli bir Neolitik dönem yerleşim yeri Larissa’da son dönem uygarlıklarına –Helen, Roma, Bizans– ait tarihi yapı ve yapıt- özellikle Ana Kapı, Antik Yol, kuyular, Akropolis, Saray, 4.yy. Su Kemeri, Modern Yel Değirmeni, tümüls, nekrepol, MÖ 6. yy.dan Bizans’ a ait çok sayıda keramik parçası vb. kalıntılar– kazı çalışmalarıyla ortaya çıkarılmıştır.

Yunan ve Roma’da Kyme adı ve Namurt limanıyla öne çıkan yerleşim yerinde önce Aioller daha sonra İonların hüküm sürmüştür. Burada bulunan Polygonal Duvar, Tiyatro, Anıtsal Yapı, yığma topraklar, İon Tapınak, mendirekler, yazıtlar, sikkeler vb. yapılan araştırmalarla bulunan yapı kalıntılarından bazılarıdır.

Ege’de Kyme’nin yakınında efsanevi Amazon kraliçesinin adına Güzelhisar Çayı kıyısına kurulan Myrina adlı Delos Birliği üyesi Yunan yerleşkesidir.

Kyme, 17 yılında bölgede görülen büyük depremle yıkılan on iki kentten biridir. 

Amazon Gryne’den adını alan tapınım merkezi Gryneion, bugün Yeni Şakran Köyü yakınında, Apollo’a özel önem vermiş ve MÖ 5. yy. da Atina Delos Birliği üyesi idi.  

Yapılan araştırmalardan Myrina’dan geriye kalan kalıntılar- İntaş, surlar, Tiyatro, Bizans surları, nekropolis, sikkeler, takılar heykelcikler, yazıtlar ve İskele-olarak sıralanabilir. 

Yunanlıların bölgede var olan Aiol kentlerinin yanında yeni kurdukları yerleşim yerleri kurmuşlardır. Bu yerleşim yerlerinde daha sonra Helen, Pergamon, Roma ve Bizans uygarlıklarının etkileri de geriye bıraktıkları kalıntılardan anlaşılmaktadır. 

Bunlardan biri de kıyı yerleşim yeri, adını Galenos’un verdiği bugün Zeytindağ Köyü yakınında, adı zeytin anlamına gelen Elaia’dır. 

Yunanlıların kurduğu ilk kıyı yerleşkesi, Aiol Birliği’nin on iki üyesinden biri, Delos Birliği’ne vergi ödeyen Elaia’dan günümüze Taş Liman’ın kalıntıları, akropol, tiyatro, kuyu, mendirek, iskele, kapı, nekropol, çanak çömlek, kiremit ve antik taş parçaları, sikkeler olarak sıralanabilir.

Bozdağlar- Tmolos Antik Kenti

İzmir, Manisa ve Aydın  illeri arasında yer alan Bozdağ- Tmolos sıradağları başta İzmir-  Buca olmak üzere pek çok ilçeden- Kemalpaşa, Bayındır, Turgutlu, Salihli, Alaşehir, Sırtlanbayırı 1450 m. Ödemiş, Kiraz ve Nazilli – geçerek 120 km. boyunca uzanır. 

Bozdağlar, farklı yükseklikteki tepeleriyle –1250 m. Gökgedik Tepesi, Kırklar Tepesi, Horzum Düzlüğü, 1509 m. Kemalpaşa- Nif Dağı, 1470 m. Armutlu ve Mahmut dağları, 1300 m. Ören Tepesi, 1450m. Dedebağı, 1372 m. Keldağı, 1470 m. Çatma Dağ, 1670 m. Çaldağ,  2159 m. Ödemiş-Bozdağ ’ın en yüksek yeri- bölgenin iklimi, bitki örtüsü ve dolayısıyla yaşamını değiştiren dağ silsilesidir. 

Dağdaki pek çok nehir- Fertek, Kelebek, Uladı, Ergenli, Falaka, Akşar, Tabak, Aktaş, Çıkrıkçı, Sart, Rahmanlar çayları, Subatan, Ayvacık düdenleri ve Kamberler deresi ile yükseklikteki yaylalarda- 700 metredeki Çınardibi, Kamberler, Alan Kıyı, 1154 m. Ovacık, Gölcük, Gencer, Çamyayla, Başova, Subatan, Ayvacık, Kılıç, Artıcak, 1050 m.Bozdağ yaylaları– yaşama şansını arttırmıştır. 

Bölgede Bozdağ adıyla, 1150 m.de bir de ilçeden başka Bozdağların etkisinin hissedildiği ilçeler- Birgi– Aydınoğulları dönemine ait Çakırağa Konağı, Kemer Yaylası, Bozdağ, Ödemiş, Kirazlı, Sardes, 805 dekarlık alanıyla, 8-10 m. derinlikteki Gölcük, Kiraz, Kemalpaşa– olarak sıralanabilir. 

Dikili- Çandarlı- Pitane Antik Kenti

İzmir’e 100 km. uzaklıktaki Bakırçay- Kaikos ağzı, Çandarlı Körfezi’nde, Yunan göçleriyle kurulan kentin tarihi MÖ 2000 yıllarına kadar gitmektedir.

Luvi dilinde Pitane- Amazon Kraliçesi-Bilge Kadının Ülkesi olarak anılan kent kuruluşundan günümüze önemli bir liman kenti olarak varlık göstermiştir.

Zaman zaman uygarlıklarla adı değişse de – Roma, Bizans, Ceneviz, Venedik– adı değişen kente Türkler Asar- Çandarlılı Halil Paşa kenti alınca yerleşim yerinin adı Çandarlı olarak anılmaya başlanmıştır. 

Kentte halen sağlam olarak bulunan beş burçlu kalenin yapım tarihi tam olarak bilinmemesine karşın 14. yy. da Cenevizliler tarafından onarıldığı bilinmektedir.

Ancak zamanla tekrar hasar gören yapı 15. yy. da Çandarlılı Halil Paşa tarafından tekrar inşa ettirilmiştir.

Bugün deniz turizmi açısından önemli bir kıyı kenti olan Çandarlı, her yıl çok sayıda yazlıkçı, yerli-yabancı turisti ağırlamaktadır.

Foça- Phocaea- Phokaia Antik Kenti

İzmir’in kuzeyinde körfezde, Eğe Denizi kıyısındaki yarımada Phocaea- Foça bölgenin en önemli tarihi liman kentlerinden biridir. 

MÖ 11. yy. da Aeollar- Aioller tarafından kurulan Foça’nın ve ilk yerleşimcilerinin Aiol kenti Cyme’liler olduğu bilinmektedir.

Zamanla Atina, Teos, Eryhtraililer, İyon göçleri ve MÖ 9. yy.da da usta denizcilerle oldukça büyüyen Foça 12 İon kentinden biri olmuştur. 

Denizden yaşamlarını kazanan İyonlar daha sonra Anadolu’nun deniz kıyılarına çok sayıda yerleşim yeri kurmuşlardır.

MÖ 499’de Perslere, MÖ 334 yılında da Büyük İskender’in eline geçen ve MÖ 6.yy.’da Lidyalılar tarafından yönetilen Foça, bir süre Selevkos Hanedanı’nın bir parçası olmuştur. 

Daha sonra Bergama Krallığı tarafından alınan kent Roma ve Bizans’ın yönetimine girdikten sonra zenginliğinin arttığı bilinmektedir.

Kent bir süre Cenevizliler tarafından ele geçirilse de İmparator Michael VIII Palaeologus zamanında, 1275 yılında tekrar Bizans toprağı olmuş ve bu dönemde Hıristiyanlıkla tanışan Foça bir ara Piskoposluk merkezi yapılmıştır.

Özellikle 1300 yıllarından sonra madenleri işlemeye başlayan son derece çalışkan, zeki Foça halkı tarihte ilk kez altın ve gümüşü karıştırarak elektron sikkeleri basmış ve mühendislikte de oldukça gelişmişlerdir. 

5. yy. da Mor renkli yapıları ile dikkat çeken Foça, Pers Kralı Darius ve Xerxes’in heykellerini de yapan dönemin ünlü heykeltıraşı Foçalı Telephanes’in yerleşim yerine çok sayıda anıt inşa ettiği bilinmektedir.

14. yy.’ın ortasında Andronicus III tarafından ele geçirilen Foça, aynı yüzyılda bir ara Venedikliler tarafından da yönetilmiştir. 

Türklerle-Çaka Bey, Saruhanoğulları döneminde tanışan Foça, 1455 yılında da Osmanlı toprağı olmuş, 15. yy.’ın başında Timurlenk tarafından da bir süre yönetilmiştir.

Foça’nın ilk yerleşimcilerinin denizcilik, deniz taşımacılığı, gemi yapımı konusunda oldukça hünerli oldukları Foça tarzı 50 kürekle çekilen, 500 kişiyi taşıyabilen gemilerden anlaşılmaktadır. 

Foçalı tüccarların Mısır, Çanakkale- Dardanel, Karadeniz, Akdeniz’in güneyi- İtaya, İspanya Korsika, Marsilya limanlarına mal götürmeleri dönemin bölgesel zenginliği açısından son derece önemlidir.

Ayrıca dönemin ünlü Yunanlı filozofu Elea tarafından açılan Eleatic Okul’nda Achilles ve Tortoise paradoksu konusunda düşünceler üreten ünlü filozoflar Zeno ve Parmenides’in de buradaki okulda okudukları bilinmektedir.

Çok sayıda uygarlığa ev sahipliği yapan Foça’da geriye kalan anıtlardan- Athena Tapınağı ve Kutsal Alanı, Kibele Kutsal Alanı, Eski Foça’ya 7 km. uzaklıktaki MÖ 5.yy. Taş Kule adıyla anılan Pers krallarından birine ait olduğu varsayılan anıt mezar– kentin öne çıkan tarihi yapılarıdır.

Foça- Su Kemeri

Yerleşim yerinin Eski Foça kısmında yer alan ve 20. yy. başlarına kadar kullanılan su kemeri tüm zamanlar boyunca kentin içme suyunun önemli kısmını sağlamaktaydı.

Herodot’a göre, Foçalı tüccarlar tarafından MÖ 546 yılında Pers saldırılarına karşı yapılan su kemerlerini Pers generali Harpagos genişletilerek duvara çevrilmiştir. 

Daha sonra bu duvar Endülüs Kralı Tartessos Argonthonıus’un maddi desteğiyle kenti çevreleyen oldukça güvenli surlara dönüştürülmüştür.

Ortaçağ mimari özelliklerini gösteren duvarlar- su kemerlerinde 17. yy. da bölgeye gelen araştırmacı, Le Bruyn su kemerinde 180 kemer– halka bulunduğunu yazmıştır. 

Halen önemli kısmı ayakta kalan moloz ve kesme taştan yapılan kemerler ince, uzun ve yuvarlaktırlar.

Bunun yanında İzmir yakınında görülmesi gereken yerlerden bazıları ise Yamanlar Dağı’ndaki Karagöl’ür. 

Ayrıca diğer bir doğa harikası elli milyon yıldır dünyada var olan pembe, ateş kanatlı kanatlı flamingoları ve 45 farklı türden kuşa 3300 hektarlık alanıyla kente 40 km. uzaklıktaki Çamaltı Tuzlası Kuş Cenneti lagünleri, alüvyon adacıkları içindeki pek çok kuş ve balık türlerinin binlercesine yuva olan önemli bir balıkçılık merkezi ve tuz üretim yeri, Gediz Irmağı ile bilenen ve 20 bin hektarlık Anadolu’nun en bereketli deltalarından Gediz Deltası, kente 25 km.lik uzaklıkta hem doğal bir yaşam alanı hem de çok güzel manzarasıyla gerek İzmir gerek bölge gerekse ülke için en önemli deltaların başında gelmektedir.

Çeşme- Erythrai- Erytrai- Ildırı Antik Kenti

Çeşme’ye 22 km. uzaklıkta, Ildırı Köyü’ndeki Yunanca, Erythrai- Kızıl- Kırmızı Kent anlamına gelen antik yerleşim yeri kırmızı, kızıl toprağı yüzünden ya da kenti kuran Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythro’tan dolayı bu adı almıştır.

Ege Bölgesi’nin en eski yerleşimlerinden biri ve  liman ile sahil kenti Erythrai’nın tarihi yapılan araştırmalarla ilk tunç çağına kadar gitmektedir. 

Kentin asıl gelişimi ikinci kolonileşme döneminde- Atina Kralı Kadros ailesinden Knopos- zamanında olmuştur.

Önceleri krallar tarafından yönetilen kent sonradan kral soyundan gelen halkın seçtiği Vasileus denilen yöneticiler tarafından yapılmaktaydı.

İonya’ya ait Panionion denilen dinsel ve siyasal birlik içinde yer alan Erythrai- Ildırı kenti, Payhagorasla tiran tarzı yönetime geçse de bu durum uzun sürmemiş ve eski yönetimine dönmüştür. 

Tiran tarzı yönetim sırasında tüm İyonya’nın ihtiyaç duyduğu değirmen taşlarının bu kentte üretilmesi, MÖ 6. yy. tüm ülkenin ilk ve en önemli zeytinyağı ihracat merkezi olması kentin ününü ve gelirini oldukça arttırmıştır.  

Bir ara Lidya ardından Pers yönetimine giren Erythrai’nın halkı kenti zalimce yönetenlere karşı diğer İon kentleriyle birlikte ayaklanmışlardır. 

MÖ 334 yılında Büyük İskender bölgeyle birlikte Erythrai’yı bağımsızlığına kavuştursa da ölümünün ardından bölgede ortaya çıkan savaşlarla pek çok kez yönetim ve yönetici değişmiştir.

Daha sonra bir süre Pergamon- Bergama Kralları tarafından da yönetilen Erythra MÖ 133’te Roma toprağı olmuş ve özgür bir kent olarak değirmen taşları, zeytin üretimi ve ihracatının yanında şarabı, keçileri, kadın kâhinleri -Sibyl ve Herophile- ile İyonya’nın en iyi bilinen yerleşim yerlerinden biri olduğuna dair çok sayıda belge, bilgi ve kalıntı bulunmaktadır.

Ancak MÖ 1. yy. da bölgeyle beraber kentte deprem, savaş ve Romalı komutanlar tarafından zayıflayarak Bizans döneminde de iyice zor günler geçirmiştir.

Türklerin bölgeye hâkim olmasıyla beraber Erythrai 1366 yılında artık bir Türk yerleşkesi olmuştur. 

Bu dönemde çeşitli adlar –Erythre, Rhtyrai, Lythri -alan kent 16.yy.’da da bugünkü adları İlderen ve Ildırı olarak anılmaktadır.

Kent ve çevresinde yapılan kazılarda dönemlerine göre pek çok kalıntı- MÖ 3. yy. Akropol, tiyatro, Athena Tapınağı, 5 km. lik surlar, kent kalıntıları, Akropol’de MÖ 6. ve 7. yy.’dan kalma çanak, çömlek, taş ve topraktan figürler– bulunmuştur.

Urla- Klazomenai Antik Kenti

Ege Bölgesi’ne damgasını vuran 12 İon kenti arasında yer alan Klazomenai Antik Kenti, Urla kemik hastanesinin bulunduğu Karantina Adası, Limantepe, Ayyıldız ve Cankurtaran tepelerine kadar genişleyen bir alanda yer almaktadır.

Kentin en eski yerleşim tarihlerine- prehistorik ve klasik dönem-ait Liman Tepe ve Urla- İskele mahallesi ile İzmir- Çeşmealtı yoluyla ikiye ayrılan kısımda, Ayyıldız ile Cankurtaran tepeleri arasında halen görülebilen Klazomenai- Hypkremnos- Erythrai antik yolundaki buluntulara- nekropol- mezarlık rastlanmaktadır.

Ege’nin kıyı kesimindeki en eski ve en uzun yerleşkesinin Liman Tepe civarının tarihi MÖ 4000- kalkolitik döneme kadar gittiği bilinen Klazomenai Antik Kenti’nin arkaik, klasik ile erken ve geç tunç çağları MÖ 3000 ve MÖ 2000 yıllarında da oldukça önemli bir yerleşke ve batı Anadolu’daki ilk kıyı kentleşmesi olduğu saptanmıştır.

Bölgede yapılan kazılarda erken tunç çağı, siyasi ve ekonomik otoritenin simgesi kabul edilen koridorlu ev- saray ve bölümleri, 6 m. yükseklikte kent surları, orta tunç çağı oval evleri- yuvarlak tek mekânlı, ocaklı fırınlar bulunması, bu bölgedeki ekonomik ve manevi açıdan gelişimi Urla ve civarındaki antik kentlerde başlamış olduğunun kanıtı sayılmaktadır.

Ayrıca MÖ  6. yy.’a ait, büyük çaplı 15 kadar kayalara oyulmuş, zeytinyağı üretimine yönelik merkez ile üretim sırasında kullanılan araç gereçler- kaplar, değirmenler, öğütme araçları vb.- bulunmaktadır. Ayrıca Klazomenai Anadolu’da ilk zeytin ıslah yerlerinden biri olması yerleşim yerinin önemini ortaya koymaktadır.

Yapılan kazılarda kentin dış ticaretinin gelişmesi 2600 yıl öncesine giden ilk zeytinyağı üretme işlemleri sırasıyla; 1. evre Klazomenai kentinin ve yakın çevresi için üretim, 2. evre ihracat için üretim yapıldığı ve bu zeytinyağlarının şaraplarda olduğu gibi kente özgü bezemeli amphoralarda saklandığı saptanmıştır.

Klazomenai kenti, diğer İon kentleri ve Mısır’da Nil deltası- Naukratis adlı bir ticaret merkezi, Miletos ile birlikte tüm Karadeniz sahillerinde İon kolonilerinin kuruluşlarına katılarak bölgede siyasal, ekonomik ve sosyal açıdan söz sahibi olmuştur.

Menemen-Larissa Antik Kenti

Menemen yakınlarındaki Larissa antik kentinin tarihi MÖ 3000 yılına kadar gitmektedir. 

Kent cilalı taş, Helen, Lydia ve Pers yönetiminden sonra MÖ 405 Peleponez savaşları sırasında çok zarar görerek yıkılma noktasına gelmiştir. 

Larissa, daha sonraki yıllarda tekrar kurulsa da MÖ 279 Galatlar tarafından tekrar yıkılmıştır.

Batı Anadolu’daki araştırmaların tarihi açıdan en yararlı kazılarından biri sayılan Larissa Antik Kenti kazılarından çeşitli dönemlere- Arkaik MÖ 6- MÖ 5 ve MÖ 4.yy. Aiol mimarlığı – dönemlerinden kalma tapınak ve yukarı kente- Akropolis’in sur parçaları– ait bulunmuştur. 

Bu eserlerin bir kısmı halen İzmir Arkeoloji Müzesi’nde diğer eserler ise İsveç ile ortak kazı yapıldığı için Stockholm ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmektedir. 


Seferihisar- Teos Antik Kenti

Seferihisar- Sığacık Köyü yakınındaki Teos Antik Kenti’nin kuruluş tarihi tam bilinmemekle beraber eldeki bazı özellikle efsanevi kaynaklara –efsane, belge, yazıt, kalıntı vb.– dayanarak kentin MÖ 1050- MÖ 1000 yılları arasında Dionysos’un oğlu Athamas tarafından kurulduğu varsayılmaktadır. 

12 İon kentinden biri olan Teos’ta, MÖ 2. yy. Prieneli Hermogenes tarafından yaptırılan ve zamanla depremlerden çok zarar gören ama özelikle Roma döneminde çok kereler onarılan Dionysos’un en büyük tapınağı yer almaktadır. 

İki limana sahip Teos’ta deniz ticareti diğer kıyı kentlerinde olduğu gibi oldukça gelişmiş bir yerleşim yerine dair izlerdir.

Kentten günümüze kalan buluntular arasında Helenistik surlar, tiyatro, Akropolis ve 3 sınıflı gymnasium -ikisi spor, biri müzik-ayrıca Roma dönemine ait kalıntılar- Dionysos Tapınağı, agora, tiyatro, odeon, surlar ve liman- yer almaktadır.

Sanat ve spora çok önem veren bir kent olduğu İonialı Aktörler Birliği’nin ilk kez MÖ 3. yy.da kurulmasından ve aktörlerin çevre kentlerde oyunlar oynamasından anlaşılan, antik dünyanın en renkli yerleşim yerlerinden biri olan Teos’da kazılar halen devam etmektedir. 

Kemalpaşa- Ulucak Höyüğü

Kemalpaşa- Ulucak Beldesi’ndeki höyük, Batı Anadolu için pek çok açıdan- mimarlık, çeşitli dönemlere ait küçük buluntulardan- fırın, ocak, mutfak aletleri, günlük işlerde kullanılan araç gereçler, seramik kaplar, çakmak taşından aletler, taş silahlar, Ana tanrıça figürleri ve antropomorfik kaplar- önemi anlaşılmaktadır. 

Kazılardan ele geçen ve yerleşim yerinin önemli bir ekonomik ve sosyo- kültürel merkez olduğunu kanıtlayan bu değerli parçalar üç kültür dönemine- geç Roma, erken Bizans, erken tunç çağı ve geç neolitik– aittir.

Buluntuların bir bölümü halen İzmir Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Kentte yer alan önemli müzeler, Resim ve Heykel Müzesi, Çeşme Müzesi, Ödemiş Müzesi, Tire Müzesi, Etnografya Müzesi, Atatürk Müzesi, Tarih Sanat Müzesi olarak sıralanabilir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top